AĞIT
Esma ana ise yine alışıldık sitemlerindeydi.” Olmuyor, çocuk olmuyor. Bir yerlerde bir yanlışlık var doğrulmuyor, doğruyu bulmuyor. Bir yerlerde bir eksiklik var, ne yaparsam dolmuyor. Olmuyor çocuk; yürümüyor, değnekleri de dayasam kol altlarıma dengeyi bulmuyor. Olmuyor işte sensiz olmuyor…
Ayrık otları tükenmiyor, uzaklar yakın olmuyor, kedi ile köpek uyuşmuyor, gece gündüze kavuşmuyor. Bitmiyor ve özlemin dinmiyor çocuk. Ne alınan ilaçlar, ne sürülen merhemler, ne içilen şuruplar derman olup geçirmiyor.
Bir şey var şuram da, ağrı desem ağrı değil, yara desem yara değil. Bir şey var şuramda, geçesi gibi değil. Acıyor oğul öyle acıyor ki; bıçak yarası gibi, çıban sancısı gibi, burun sızısı gibi acıyor ve artıyor.
Yanıyor oğul yanıyor. Buhara değmiş, sobaya düşmüş, ateşe tutmuş gibi yanıp, yakıyor. Kanıyor çocuk! Pamuk basmamış, sarmamış, bastırmamış gibi kanıyor ve dinmiyor. Ulaşamıyor; çöllere sular. Soğuk yerlere sıcaklar, gidilmezlere yollar. Parlamıyor yıldızlar. Sensiz parlamıyor.
Çözülmüyor; Yüreklerdeki, hayatlardaki düğümler. Bitmiyor oğul bitmiyor ömürler, çözümsüz dertler, kahreden günler ve geceler. Yine sensiz kere sensizlik, yine sensiz kadar sensizlik yine seninle ama sensizlik. YAKIŞIYOR MU BE! ÇOCUK…
Mutlu musun çocuk, erdi mi başın dağlara ve göklere? Bırakıp gidiverdin nerelere bizleri? Boyun uzadı mı metrelerce? Yüreğin tüm dünyayı sığdıracak kadar genişledi mi? Neşeli misin çocuk? Gülmekten katılıyor, kasıklarını tutuyor musun, kahkahaların ulaşıyor mu kavrulmuş yüreklere? Huzurlu musun çocuk? Mutluluklar sarıverdi mi gönül nahiyeni? Kavuştun mu muradına? Soldurdun mu bahçelerdeki tüm gülleri? Ne vardı uzman çavuş olmada,dağlarda savaşıp şehit olmada. Ah, bekleten, sevdiren, sevindiren yaşanmazı yaşatan oğul,oğul…
DUY VE GEL OĞUL!”
“Ağıtı da alkışı da bol bir ülkede” yaşayan Esma ana; evlat hasretini böyle name yapmış diline
SESLENİP DURMUŞTU GİDENİNE…
