BİR MAHKUMUN DÜŞÜ
Mis gibi kekik kokuları çıkıp geliyordu çok uzaklardan burnuna.Nazlı akan Gökçe deresinin sesini duyuyordu şırıltılarla ve bir de ılık esen rüzgarın oynattığı yaprakların hışırtısını.
Tenini kavuran sıcacık bir güneşin pırıltısını yaşıyordu.Demir parmaklıklı yaşamında düşlerinin arasında.Gelincik tarlalarında dolaşıyor, gözlerini kapatınca kıpkırmızı çiçekler arasında oluyordu.
Papatyalar açmıştı koparılmayı bekleyen.Ağaçlar, meyvelerini sunmuştu insanlar toplasın diye.Koyunlar kuzular yayılmıştı o tanıdık bildik yaylalara. Evlerin avlularındaki ocakların üzerindeki bazlamaların cızırtısını işitiyordu.Yayık sesleri günü ve geceleri bölüp geliyordu yüreğine.
Dört duvar ve demir parmaklıklar ardında geçen nice mevsimlerde omuzlarında kürekleri ve çapaları ile köylüleri geçiyordu gözünün önünden bir bir.Köy kahvesinde konuşuyorlardı hemşehrileri oradan buradan.Çeşme başında yarenlikteydi genç kızlar, gelinler ve kadınlar.Yazmaları düştü düşecek başlarında sevdalardaydılar.
Hiç biri hatırlamıyordu elbette onları böylesi özleyen mahkumu .Kimse düşünmüyordu kahpe bir kurşunun çaldığı yıllarını.Kızına musallat olanın uğursuzluğunu .Demir kapılar ardında çektiklerini hiç bilmiyorlardı.Kana bulanmış elleri, lekelenmiş ömrü hatırlamıyorlardı.
Karakaçanlar geziyordu özgürce köyünün yolarında.Ama o, on adımlık hürriyeti ile yalnızdı.Bunları düşlerken voltada.Süte doymuş kovalar taşınıyordu damlardan evlere.Yoğurda, peynire soyunuyordu kadınlar usanmasız.Salya, sümük, yalın ayak oyundaydı köy bebeleri.Ellerinde, yoğurt üstü şeker sürülmüş ekmeklerle .Genizleri yakan tezek kokuları yayılıyordu,başka kokuları tanıyamamış bedenlere.
Mahpusluk günlerini yaşıyordu; onları, olanları, oraları özleyen biri. Saatler sonra bir bir sönüyordu evlerin ışıkları.Kuşluk vakti uyanacak, tarlalarına gidecek insanlar uykuya dalınca.
Koca bir sessizlik ve öksüzlük çöküyordu köyün üstüne.Köyü de köylüsü de uyuyamadığı geceleri, yılları,yaşayamadığı günleri,baharları yaşıyordu onun için…
Aytül Kahraman
