KARASU
Yüzünde mutluluk ülkesinin aydınlığı, yüreğinde istediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuğun coşkusu; dudaklarında ödül kazanmış bir insanın gülümsemesi ile gittiği hastane odasında, onu anne yapacak dinmez sancıları çekmiş, canından can alan, ıstırap ve acılara bu mutlu son için katlanmıştı Nurten.İlk aylardan bu yana, düzgün ve normal işleyen tüm gelişim, ona yıllardır aranan ve özlenen bebeğe kavuşma umudunu yaşatmıştı. Doğum anında, kimsenin bir sebep bulup, anlam veremediği terslik, şanssızlık; 12 yıllık özlemini, 9 aylık doluluğu yok etmiş kolları boş, yüreği kırık, gözleri yaşlı, acılı bir yaşama onu geri yollamıştı. Dokuz ay boyunca yaşamak için bekleyen bebeği, tam dünyaya merhaba diyeceği zamanda yaşamaktan vazgeçmiş ve Nurten’i yine boynu bükük bırakmıştı.
Köy kökenli, küçük bir kızken büyük bir sevgi ile bağlanıp, evlendiği kocasına, bir evlat verememenin, yuvasını bir çocuk sesi ile süsleyememenin hep derin ıstırabını yaşamıştı. Kocasının ailesine, bir sus payı verememenin acısını duymuştu. Yıllar boyu içmediği ilaç, yapmadığı kocakarı merhemi, gitmediği hoca kalmamış, nihayet dermanını bir kadın doktorunda bulmuş sevinçle hayata bağlanmıştı.Kimine istemeden düzinelerle, kimine de araya araya bir tane vermeyi uygun gören Allah’ a ettiği duaların kabul bulduğunun iç huzuru ile mutlu haberi aldığı ilk günden itibaren küçücük evinin bir odasını bebeğine ayırmıştı. Hep pembe giysiler, zıbınlar, bezler, battaniye ve yatak hazırlamaya başlamıştı. Ama olmamıştı işte, bir kere gülen kader bir daha hiç gülmemecesine onu vurmuştu. Kendisine büyük bir aşkla bağlı olan kocasının bunca yıl boyunca ailesine, çevresine verdiği mücadelede böylece sona ermişti… Yılarca beklenen doğumdan da eli boş dönmüştü. İstenmez bir gerçek, bir tokat gibi yüzüne vurmuştu.
Ya bir kuma, ya boşanma. İki seçenek sunulmuştu birkaç ay sonra ona. Biliyordu, kocasının da bu iki gerçeği istemediğini. Onlar bebesizde, birbirlerini seviyor ve mutlu yaşıyorlardı oysa. Ama! Ama vardı ya hani. Sevdiğini başkası ile paylaşmanın derin acısı sardı bedeninin her zerresini. Kumalı bir kadın olmakta, dul bir kadın olmakta aynı sonu yaşamaktı biliyordu. Bir acı düğümü oldu boğazında yüreğinde günler boyu. Hiçbir seçeneği beynine ve gönlüne sığdıramadı. Kırlara vurdu kendini, gezindi. Ağaçlara, otlara, dallara, yapraklara, kayalara, taşlara, toprağa, suya danıştı. Bir ses alamadı. Kocasına baktı, sordu. İstediği yanıtı ondan da duyamadı. Onun çaresizliğini de gözleyip iki kişilik tükeniyor, iki kişilik ağlıyordu…
Töreler, değişmesiz süre gelen insafsız, acımasız istekler; değiştiremediği gerçekler, annelik umutsuzluğu, kocasına duyduğu sevgi, kıskançlık ve kocaman yalnızlık, çaresizlik onu bir sabah deli akan bir nehrin yanına getiriverdi. Kendisine sunulan iki seçeneğin yanına bir seçenekte kendi koymuş, kurtuluş ve huzuru onda bulmuştu. Hiç korkusuz ve vazgeçmesiz bırakıverdi ocak ayazında kendini sulara. Hiç üşümedi. Yüreğindeki soğuk, aklındaki gerçekler, bedenindeki kararlılık suyu hissetmesini bile engelledi. Bir iki kere başı göründü suyun içinde. Deli bir coşku ile akıyor denize ve sonsuzluğa ulaşmanın aceleciliği ile götürüyordu Karasu, kara yazgılı Nurten’i.Kimse bulamadı onu. Bir daha gören de olmadı. O böylesi bir ülkede; törelerin, cahil bir iki kocakarı ile ihtiyar adamların mahkemesinde yargılanmış ve yaşama hakkı gizlice elinden alınmıştı.Nurten karanlık bir geleceğe iteklenmiş nice kadından biriydi. Ve cevabını, “paylaşmayı değil ölmeyi seçerim” diye vermişti herkese.Karasu akıyordu, çok acı akıyordu.
