MUTLU SON
Deli dalgaların sahile vurduğu, kuzey rüzgârlarının tepelerin ardından uğultularla geldiği bir günde limana bağlandığı halatı kopan, koca bir gemi gibi yalpalayıp, derinliklere doğru yürüdü kadın. Yaşamını, başından sonuna altüst eden sarsıntıyı yaşadı. Umutlarını bağladığı, tüm sevgisini sunduğu, onun için yaşadığı evlat edindiği Onur onu terk edince…
Çok uzun yıllar önceydi. Çocuk sahibi olamayacağını öğrenmişti Elif. Kocasının onayı ile uzun bekleyiş sonunda bir yurttan minicik bir bebeği yuvalarına, nüfuslarına almışlardı. Dünyaya getirmenin dışında yapılması, verilmesi, duyulması gereken her şeyi yapmışlar, yılları yıllara ekleyerek yetişkin bir yaşa ulaştırmışlardı. Dünlerini, yarınlarını sahip oldukları tüm varlıkları ona sunmuş, gün gün izlemiş, özlemiş ve sevmişlerdi.
Onur’a onu bırakıp, terk edip giden anne ve babasının veremediği, veremeyeceği her şeyi fazlası ile verdiklerini biliyorlardı. Hatırlamasız, korkusuz gelip geçen yıllar sonrası. Bir gün, yaşamda görevi sadece birilerini üzmek olan, bir yakınları tarafından,bu gerçek çocuğa söylenmişti. Tüm güzellikler, bir bir yok olmaya başlamıştı. Büyük bir sevgi yaşıyorlardı ama beklemesiz zamanda gelen gerçek sonrası, çocuk darmadağın olmuştu. Dünya’ya getirip bırakanları, dünyaya getirmediği halde yıllarını verenlerin yerine düşünür ve arar olmuştu. “Anne” ve “ baba” sözü bile dökülmez olmuştu, kendini büyütenlere karşı dilinden. Karma karışık düğümlerde, merak içindeydi gencecik beyin ve yürek. Sevgisini unutmuş kin, nefret, isyan karışımı duyguların esiri olmuştu. Bu durum haksızlık ve kâbustu hepsi için. Hayatın acımasızlığı karışıvermişti yaşamlarına.Kabul ediverse gencecik Onur, bir sorun kalmayacaktı günlerinde. Unutamadı ve kabullenemedi. Yıllardır analık ve babalık yapanları bırakmış, günlük anne ve babanın tarafına geçivermişti. Onları bulmak aramakla geçen zamanlarda birer yabancı olmuştu yuvasındakilere. Kendisini dünyaya getirenleri tanımak hakkıydı. Elif’in de yardımları ile buldu onları ve gitti sonunda. Tüm güzellik, iyilik ve sevgiyi ardına bırakarak…
Ellerden can olur mu? Sadece dünyaya getirmekle ana olunur mu? Sorularını yıkık, ümit ve duygularına binlerce kez sordu Elif. Nankörlük, vefa bilmezlik değildi de neydi başına gelenler? Sabırlı olmaya, üzüntüsünü bastırmaya çabaladı. Bin bir parçaya ayrılmış duygu ve hayatını, içine akıttığı gözyaşlarıyla sulayıp yeniden kurmanın, derleyip, toplamanın çabasına girişti. Ama bomboştu yaşamı, yüreği, bedeni. Pişirilen yemeklerin, gidilen yerlerin, alınan eşyaların hiçbir zevki ve anlamı kalmamış, ev koyu bir yalnızlığa gömülüvermişti. Odalar, koridorlar uykusuz bulunan sabahların ışığı ile aydınlanabiliyor, küskün duran yatak, duvarda artist posterleri, biblolar, renk renk giysiler, kitaplar gizli hüznü yaşıyordu. Geçmiyordu Elif’in üzüntüsü ve gerçekler kabul edilemiyordu. Bu kadar hafife alınamazdı sevgisi, fedakârlık ve bağlılığı. Nasıl bir adaletti ki bu verdiklerinin karşılığında böylesi bir sonu ona yaşatmıştı? Anlayamadı, sindiremedi kalbine.
Deli gibi özlüyordu oğlunu. Evin içindeki canlılığını, okul dönüşü bağıra çağıra anlattığı güne ait anıları. Hep Elif’in yakındığı gürültülü müziği, sarılıp okşayıp kucakladığı zamanları, yeni giysiler aldığı anlardaki coşkusunu, anne evlat sıcaklığını. Ama bırakıp gitmişti işte değmez insanlar uğruna. Yılları bir bir yok ederek günlerdir onu, onsuzluğa mahkûm ederek gitmişti. Gelmeyecekti bir daha, kullanılıp eskimiş bir eşya gibi dönüvermişti Elifle,Kadir’e sırtını. Kadir de üzgün ve suskundu bu terk edilişe. Yine bu karabasanlarla kalkılan bir sabahtı. Günlerdir yaptığı gibi, hiçbir şey yemeden bir elinde sigarası bir elinde kahvesiyle karşıladı gün ışıklarını Elif. Camın kenarındaki koltuğuna oturdu alışılmış bir bıkkınlıkla. Kimileri derin bir uykuda pazar gününü yaşıyor, kimileri yeni yeni uyanıp, pencerelerde görünüyorlardı. Sessizdi şehirde, sokaklarda. Hafta sonunun dinlencesini onlarda yaşıyordu sanki.
Birçok evde anneler, kahvaltı hazırlamanın zevkini yaşıyorlardı. Mis gibi kızarmış ekmeklerin kokusu yayılıyordu, kapılardan apartman içlerine. Çaylar buram buram tütüyordu ocaklarda. Gözlerini kapattı. “Bugün ağlamayacağım, ağlamamalıyım” deyip kabaran yüreğini bastırdı. Ne kadar zaman geçti gözleri kapalı ne kadar öylece kaldı bilemedi. Çalınan kapının zili ile kendine geldi. Şaşkın, kim olduğunu, tatil günün bu saatinde kimin gelebileceğini bilemeden, kapıya yöneldi.
Karşısında solgun yüzü ile Onur’u buldu. Tek bir sözünü duyabildi sadece “ANNECİĞİM KARNIM ÇOK AÇ, KAHVALTI HAZIR MI”? Ve halatı kopmuş derinlere doğru sürüklenen gemi, uzanan can eli yeniden tutup yeni seferlere, güzelliklere sevgilere rota çizdi…
Aytül Kahraman
