26-BABA VE BABACIK

BABA VE BABACIK

Adamın gözyaşları yağan yağmura karışıyor, göz pınarlarından çıkıp ardı ardına kayıyordu belli belirsiz. Ipıslaktı saçları, yüzü ve giysilerinin her yeri. Rengi atmış, kol ağızları lime lime olmuş, koyu renk bir ceketi vardı üzerinde. Yakasını, saklanmak ve korunmak istercesine kaldırıp yok olmuştu içinde. Pantolonu, kim bilir kaç senelik kiri ve izi taşıyor, ütüyü tanımamışçasına darmadağın duruyordu.

Ayağında gerçek rengi belli olmayan, topukları yamulmuş ve kopmuş, bağsız ayakkabısıyla yolda biriken gölcükleri bile fark edemeden kaçarcasına yürüyordu. Zayıf, kara sarı benzi, dökülmeye yüz tutmuş saçları, çökmüş omuzları, öne doğru yatmış vücudu ile bakanlar için sıradan ve zavallı  bir adamdı. Belki de bir berduştu. Ama bakmakla görmek arasındaki farkı bilen, onda gördüklerini, içindeki çığlıkları, isyanları fark eden İrem için öyle değildi. Kimdi? Neydi?

İlk bakışta, altmış yaşlarında bir insanın çöküntüsünü taşısa da yetiştirme yurdunun kapısındaki on bir, on iki yaşlarındaki erkek çocuğunun babası olduğu belliydi. Çünkü hiç kimse bir çocuğu, babası dışında böylesi sevgi ve şefkatle, özlemle, gururla kucaklayamazdı. Defalarca gitti,  geri döndü baktı adam ve çocuğunun “Kendine iyi bak ve yine gel BABA” haykırışını dinleyerek isteksiz, hüzünlü, kırık, yıkık, pişman ağır ağır yürümeye başladı.

İrem, okul dönüşü bindiği otobüsten inerek eve doğru yürüyen bir lise öğrencisiydi.  Baba oğulu evlerinin alt caddesindeki  yetiştirme yurdunun kapısının önünde dakikalarca konuşur ve koklaşırken görmüştü. O an; anlaşılıp, anlatılamaz burukluğu yaşamıştı. Hele adamın giderken ki ağlayışı, paramparça etmişti İrem i. Baba oğul izlendiklerinin farkında hiç  olmadılar.Bir daha ardına bakamadı adam. Kapıda, ona el sallayan çocuğa hiç dönemedi. Adam önde İrem ardında, biri dışından, biri ise içinden sarsıla sarsıla ağlayarak yürüdüler. Ve köşelerin birinde, habersizce ayrıldılar.

Baba gitti, ama kendi babası geldi İrem’in aklına, insan müsveddesi yüzüyle. Kim bilir hangi markanın etiketini taşıyan şık giysileri, duvarları süsleyen diplomaları, cüzdanını dolduran mor renkli kâğıt parçaları; yüreksiz erkekliği ve beyinsiz, hepsinden ötesi duygusuz ve sevgisiz kişiliği geldi aklına. Erkekliği bedende taşımak ve babalığı sadece iskelelerde tanımak acizliğiyle, babası ufalanıp yok oldu aniden. İğrendi yine babasından.  Şu adam kadar olamamıştı ha! Şerefsiz sefil. Görse, küçümseyip eline belki de sadaka vermeye kalkışacağı bu adam gibi bir baba olamamıştı… Ve sokaklardaki yavrularına sahip çıkan kedi ve köpekler kadar asil değildi. Onlar bile yavrularını korurken, evlat sahibi olmanın kıymetini bilememiş,  çocuğununu kabul edip de  bir baba gibi saramamıştı.

İrem babasının hayvanlardan bile aciz ve duygusuz kişiliğinden nefret ediyordu. Allah babası gibi adamları, değerini hiç bilmedikleri babalık gibi yüce bir unvanla niye ödüllendiriyordu?Babalığı hak eden,evladı olsun diye  bekleyip dua eden erkekleri nasıl görmüyordu?  Babaya özlem duyan çocukları niye duymuyordu?Anlayamıyordu İrem hiç anlayamıyordu. Annesini karnındayken kabul edilmemiş ve evlilik dışı dünyaya gelmiş  nice çocuktan biri olan İremin öyküsü ve hüzünlü duyguları yol boyunca değil,hayatı boyunca devam edecekti maalesef.

Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir