FERAH OTELİ
Cebinde teskeresi, bacağında aldığı iki kurşun yarası ile vatani görevini bitirerek memleketine dönmek üzere bindiği otobüs, yağmurlu bir gecede şehrin terminaline geldiğinde Yavuz, köy arabalarının sonuncusunu da kaçırdığını anlayarak kendine bir otel aradı. Topallayarak, ıslanarak yürüdüğü caddede,“Ferah oteli” yazan tabelalı binadan içeri girdi.
Resepsiyondaki uykulu gençten, 106 numaralı odanın anahtarını bir geceliğine alıp, kendini önce odaya, sonra yatağa attı. Anlatılamayacak kadar yorgundu bedeni ve dayanılmaz sızılarla doluydu duyguları. Hem uzun süren yolculuk, hem çok uzun ve acımasız geçen aylar tüketmişti onu. Gözlerini tavana dikip dinlenmeye çalıştı. Ama uykuya direnen gözleri,hüzün dolu yüreği ile ardında kalan yerde, koğuşunda, arkadaşlarında, hastanede geçen günlerinde, komutanlarında takıldı kaldı. Kahpe iki kurşunun, onlardan erken ayrılmasına sebep olduğu ve işlevini yitirmiş bir bacak sahibi yaptığı o güne lanet etti.
Asker ocağına davulla, zurna ile uğurlandığı ilk gün ile eğitim sonrası yurdunun güney doğu sınırında bir karakolda askerlik yapacağını öğrendiği günlerde ki, sevinç ve gururunun yerini şimdilerde kimsenin anlayamayacağına inandığı, hırs, üzüntü, intikam duygularının aldığını biliyordu. Oysa görev yerinde her nöbet gecesi, sevdalısı Seher’in sesi yankılanırdı kulağında. Ve gözleri son mermisi olurdu silahında.
Yıldızlı gecelerde, karşı tepelerde kol gezerdi teröristlerin nefesi. Kış gecelerinde çok soğuk olurdu oralar. Tüfek tutan elleri buzdan bir saçağa döner, aynı tertip arkadaşları ile birlikte dolar boşalırdı göğüsleri. En büyük inançlarıydı, bir bayrak, bir silah üzerinde yapılan yeminleri. Dağlarda yapılan operasyonlar, gittikleri sayıda geri dönemeyişler, şehitliğe ulaşan nice arkadaş, kardeş ve dosttun şimdi gülümsüyordu tavandan resimleri. Bir bir andı koğuştaki yiğitleri. Hayalinde kucakladı onları ve tekleşti bedenleri. Artık askerde değildi. İçinde kocaman üzüntüsü vardı. Usulca mırıldandı,Sinan’ ın sazına eşlik ettikleri türküleri.
Asker ocağının tatlı hatıraları, öksüz kalan sazları,ağlayan ana baba ve eşleri, Ferah otelindeydi onunla o gece. “Ölmeliydim” dedi yazgıya isyanlı. “Bu ülke ölmeye değer, yarım bir insan olarak yaşamaktansa,ben de ölmeliydim nice arkadaşım gibi”. Ya da tam süresinde bitmeliydi ki askerlik, ülke düşmanlarının daha da çok yanmalıydı canları.Almalıydı Kerimin, Sedat’ın, Ali’nin, Zeki’nin, Sinan’ın Osman’ın, Mustafa’nın intikamını. Kapattı yaşaran gözlerini, şehitlerin yüzleri geldi gözlerine. Sanki “unutma, unutturma” dediler bizleri. Kalktı yatağından bir sigara daha yaktı. Hızla yağan yağmurlu geceye, caddeye baktı pencereden. Böyle yağmurlu günlere ait anılar yine geldi gecesine. Dağdayken kirli postalı, üniforması, karakol baskınları canlandı dünlerinde. Anasının burnunda tüttü acılı yemekleri, delice özlemdi oralarda tereyağlı gözlemeleri. Oysa üç saat uzaktaydı şimdi anası babası köylüsü, Seher’i.
Sadece o günlerdeki sevinci, kavuşma heyecanı yoktu yüreğinde. Yürümeye çalışarak değil, bayrağa sarılı gelmeliydi bedeni. Yıldızları aradı alışkanlıkla gözleri, kara bulutlara saklanmıştı boştu eski yerleri. Oysa kurşunlar, bombalar, şarapneller orada süslerdi havayi fişek atılmış gibi geceleri.Yoruldu ayakları. Yatağa uzandı yeniden, bu anılarla devirmişti saatleri, sabaha az zamanı vardı uykuya yenildi gözleri. Yol uzundu bitmezdi ülke işleri, dinmezdi onların vatan sevgileri. Bu sakat haliyle de isterse eskisi gibi, Seherden olmalıydı boy boy bebeleri. İşte o zaman yaşardı her birinde tertip şehitleri. İçinde acıdı yaşananların izleri, tuttu uykuyu buldu derinlikleri.Renk renk girdi düşüne, kan çiçekleri. Ferah otelinin oda duvarında yankılandı alkış sesleri.
Aytül Kahraman
