BOLERO
Bomboş konser salonunda, en arkada bulduğu bir koltuğa oturdu. Sahnenin perdeleri açık, orkestranın sandalyeleri konser anındaki düzenden uzak, sahiplerini bekliyordu… Sahnenin ışıkları dışında her yer loştu. Yeni bir provanın ön hazırlıkları yaşanıyordu besbelli. Ellerinde nota kâğıtları, tatlı bir sohbeti, gizli bir aceleciliği yaşayan sanatçılar birer ikişer gelmişti. Enstrümanlarını kutularından çıkararak ellerindeki bezlerle parlatarak, aksaksız bir çalışmaya hazırlanıyorlardı.
Giysileri, son derece rahat ve resmiyetten uzaktı. Fraklar yerlerini spor giysilere bırakmıştı. Şefin gelişine dek öğrenci tavırları ile yaramaz çocuklar gibi konuşup, koşuşturup durmuşlardı. Fakat hocalarını derin bir sessizlik, sevgi ve saygı ile karşılamışlardı.
Hiç kimse Alpay beyin, salonun arka koltuklarının birinden onları gizlice izlediğinin farkında değildi. Alpay Bey ise, oturduğu yerde koltuğuna daha bir gömülmüş halde görünmekten, hissedilmekten çekinircesine nefes bile almaktan korkarcasına; çok iyi bildiği tanıdığı insanlara ve ortama bakıyordu. Müzik aletlerinden birbirini hiç tutmayan akort sesleri yayılıyor, şefin son prova ile ilgili yönelttiği açıklamalar uyarılar duyuluyordu.
Ne dediklerini anlamıyordu, ama o öyle olduğunu biliyordu. Sonra birden, bir el hareketi ile kesildi düzensiz sesler. Derin bir sessizlik ve bekleyiş başladı hepsinin yüzünde. Gözleri şefin elinin parmakları arasındaki baget’e çevrildi. Nota kâğıtları, her zamanki düzenleri ile görevlerine hazırlanıyordu…
Ve hareket etti el. Tüm salona anlatılmaz güzellikte bir müzik yayıldı Bolero’da, notalar uçuştu, çirkinlikler kaçıştı. Bütün sanatçılar derin bir düşünceye, duygu denizine girdiler. Çalmıyor yaşıyor, çalmıyor inliyor ve kıvranıyorlardı sank.i Şef, gencecik yaşına rağmen asırlardır müziğe susamış bir insanın tutkusu ile bagete hükmediyor, bir trans hali ile gerilip gevşiyordu. Bir biri ardına bitip tükeniyordu notalar. Alpay Bey onları heyecanla dinliyor kemancı gibi çalıp, flütçü gibi üflüyordu. Elleri hiçte yabancısı olmadığı bir yönetişi yapıyor, notalar ezberinden gecikmesiz boşalıyordu. 16 yaşında gencecik bir delikanlı iken kemanıyla çaldığı, 20 yılda Bageti ile yönettiği bu müziği ondan daha iyi kim bilebilirdi ki?
Akşamın ilerleyen saatlerinde, pırıl pırıl ışıklarla parlatılmış bu salonda, en şık giysileri içinde yer alacak sanatseverlerin tek bir koltuk boş kalmadan orada olacaklarını, anlatılmaz duygu ve heyecanı; çalanlar ve dinleyenler olarak nasıl paylaşacaklarını gözlerini kapatıp bir kez daha düşünüp, düşledi…
Derin bir acı sarıverdi Alpay beyin yüreğini. Bir özlem yayıldı bedeninde her hücreye… Daha fazla orada olmaya dayanamayacağını anladı. Süzülürcesine kalktı ve çıktı konser salonundan. Kendini insanların ve şehrin koynuna bıraktı. Yürüdü, yürüdü.
Aniden, kolundan çekip, kendini kaldırıma itekleyen bir elin sertliği ile hüzünlerinden uyandı. Yüzüne bakarak sinirli bir halde bir şeyi anlatmaya çalışan genç adam, akıp giden trafiği göstererek bir şeyleri uyarıyordu. Anladı hafifçe gülümsedi, ceket cebinden küçücük bir defter çıkararak “sağ olun, ben sağırım, duymadım, duymam” dedi…
Yeni bir şey demesini beklemeden RAVEL’in BOLERO sunu dinleyerek, onu o âlemden uzaklaştırıp sağır eden, karısını ve kızını ondan alan kazayı içkilerde boğmaya gitti…
Aytül Kahraman
