30-SENEDE BİRGÜN

SENEDE BİRGÜN

Elleri çok uzun bir özleyişi sona erdirmek istercesine birleşmişti. Sanki bir ten, bir yürek, bir beyin gibi, bir ağacın gövdesi ile dalı gibi tutkulu bir yakınlıkla yürüyorlardı sokakta. İkisi de on dokuzla yirmi yaşların ifadesindeydi. Mutlu insanların gülümsemesi yayılmıştı yüzlerine. Gelip geçenler şaşkınlıkla bakıyorlardı onlara.

Onlarsa, ne oldukları zamanın, ne de onların hiç farkında değillerdi. Beraberliklerinin, aşklarının, hasretlerinin, tutkulu yürüyüşlerinin, yaşlanmış bedenlerine, ak düşmüş saçlarına uymadığının yargılamasını yapamayacak bir ruh hali içindeydiler. Böylesi görüntülerin kendileri için çok uzakta olduğunu değil düşünmek, akıllarına getirmeye bile zamanları olmadığını biliyorlardı…

Şimdiki gençlerin, naftalin kokuyor diye tanımlayabildikleri bir yıldan, kaybetmedikleri sevgi değerleriyle, aynı güç ve hız ile yine ulaşmışlardı birbirlerine. Adam daha bir sıcak baktı kadına. Gözlerinin içi gülüyordu. Kadın aylardır biriktirdiği ve kimselere cömertçe sunmadığı içtenliği ile gülümsedi Adama. Özlemişti. Buram buram ana gibi, baba gibi, evlat gibi yüreğinde tütmüştü.  Çekincesizce yaşlı elleri ile yanağına dokundu adamın. Sevip, okşadı onu. Adam da işaret parmağının ucuyla kadının dudaklarına dokundu usulca.

Açlık, susuzluk nedir, nasıl giderilir bilircesine… Ayakları hiç yadırgamadan götürüyordu onları. Havalimanından bindikleri taksiden, yine bir kaç bulvar aşağıda inmiş alışılmış yürüyüşleri ile yol boyu konuşmasız bir yılı özetlemişlerdi. Yılların birindeydiler sayısı bilinmez. Ama aylardan haziran, günlerden 8 olduğu kesindi mühim olanda sadece oydu. Yine ikisi de verilmiş bir sözü tutmuş, ölmeden bu yılda bu güne gelmişlerdi. Yine bekletmemişlerdi birbirlerini. Tek engelin, onların fikrini sormayacak bir ilahi güçte olduğuna yıllar öncesinde inanmışlardı…

Üç yüz altmış beş günün sadece birinde, onlara ait o günde, yine aynı restorana gittiler. Yerini önemsemeden tenha bir masaya oturdular. Alışılmış türde yiyecekler ve kırmızı şaraplarını söylediler. Birbirlerini ilk kez görüyormuş, bir tabloyu inceliyormuş gibi göz göze geldiler yine. İkisi de hayatlarının, onların dışındaki bölümleri ve kişilerine ait hiçbir soruyu yöneltmeden, sadece dünyanın tam ortasında karşılaşmış, iki canlı gibi duygularını sevdalarını, sızılarını dile getirdiler sadece. Birbirlerini yarım asra yakın bir sürede, delice bir tutku ile sevmiş olmanın onuru ile başları hep dikti.

Ne yüksek tansiyonlar, ne siyatik ağrıları, ne yükselen şeker, ne kolesterol, ne de başka sıkıntı ve hastalıklar bu gerçeği değiştirebilmişti. Onlar, kendilerinin bir yuva kurmasını engelleyenleri kaybetmiş olmalarına rağmen yıllardır hiç suçlamasız bir günü yaşıyorlardı…Yine akşamın bir saatinde kalkıp yerlerinden, geldikleri gibi tek vücut bir taksiye binecekler, havalimanına dek konuşmadan gidecekler ve adamı alıp gidecek uçağı bekleyeceklerdi. Artık çok uzun zamandır ayrılıklarına ağlamıyorlardı.  Buruk ve kırık bir kucaklaşmayı ve üç yüz altmış dört günlük bir özleyişi yaşamaya ve yeniden sadece o gün için beklentilere başlayacaklardı.

Bir sonraki yıl; ya biri bekletecekti bir diğerini, ya ikisi de gelmeleri gerektiği gibi gelemeyeceklerdi. Takvimler ya biri için ya da sadece diğer insanlar için 8 Haziranı gösterecekti. Bu yıldan da galip çıkmış, o günü yenecek bir sevgiyi yitirmeden birlikte olmuşlardı. Daha sonrakine ne kalmıştı ki, sadece on iki ay, elli iki hafta ve sekiz bin yedi yüz kırk altı saate yakın bir zaman. Asırların yarısını tüketmiş iki yürek bu kadarlık bir zamandan korkar mıydı hiç?..

Korkmadılar ve bir sonraki yıl için son kez sarıldılar birbirlerine Mürvet hanımla, Sadun bey …

Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir