HAYALET
Bedri bey ve eşi Müşerref Hanım kitap okumayı, biriktirmeyi çok seven bir çifti. Çocuklarına da çok küçük yaşlardan itibaren bu güzel alışkanlığı kazandırmaya çalışmış ve başarmışlardı.Çok okuyan iki oğulları başarılı, meslek sahibi insanlar olarak hayatlarını kurtarmış, yuvalarını kurmuş, onlara torun sevgisi tattırmışlardı. Karı koca, emekli olup aktif hayattan köşelerine çekilmiş ve yine bol bol okumaya devam etmişlerdi. En büyük zevkleri, kitapçı dükkânlarını ile sahafları gezmekti.
Yine, bir salı günü öğleden sonrası, sahafların bulunduğu çarşıda dolanarak, okumadıkları kitaplardan almaya başladılar. Bu tezgâhlarda duran kitaplar, onlara gençliklerini, anılarını, özlemlerini yaşatıyordu. Kitapların ilk sahiplerini düşünmek, kitabı kendilerinden önce okuyanları tahmin etmek, hayal oyunları oynamalarını sağlıyordu.O gün için, yine istedikleri kitapları alıp, denizi seyrederek beş çaylarını içmek üzere, her zaman gittikleri çay bahçesinde oturdular. Aldıkları kitapların sayfalarını karıştırmaya başladılar. Müşerref hanımın elinde tuttuğu kitabın arasından sararmış bir mektup kâğıdı ve üzerinde şu satırlar çıktı.
Bedri bey, 1959/ Yorgo’ nun yeri, diye başlayan satırları yakın gözlüğünü takarak karısına okumaya başladı.
“Sana yazıyorum, tanımadığım tanışamadığım, yarattığım sana. Seninle konuşuyorum, konuşmadan, konuşamadan bakıyorsun bana. Sen yoksun gerçekte, var olmanı istediğimden varsın aslında.Hayal olmaktan çıkıp suskunluğuna, uzaklığına son versen yakında. Işık hızıyla gelip gidiyorsun bir yanıma, bir satırlarıma. Koşsam tutsam elini, gitmene engel olsam. Tutku dolu sarılsam öpücük kondursam dudaklarına. Ama bu hayaller son bulacak, yine acılar yaşanacak tüm yalınlıkla.Varmışçasına, seni düşünüp, kavuşmayı düşlemek, bilemezsin, ne ıstıraplar çektiriyor bana. Biri, can verebilseydi benim için sana, hayallerde kalmasaydın, “ hayalet” demeseydim adına.
Odamda bir ses, yatağımda bir kadın, içkimde bir buz olabilseydin yalanda da olsa. Renk renk giydiriyorum, beyaz, sarı güller takıyorum yakana. Her seferinde kirlenmiş, dikenlerce çizilmiş dönüyorsun bana. Batıyorsun, yürekten ağlatıyorsun; ellere yakın, bana sunduğun soğuklukla. Hep olmayanı arattırıyor, düşletiyorsun, hiç yoksun hayatımda.Seni anlatamam kimseye, anlamazlar, inanamazlar bana. Gösteremem hiç birine, bakamazlar ışığına. Bir bana geldiğini, bir bana göründüğünü, bir benim olduğunu, kimseye söyleme, anla. Masalımızı bizim için sakla. Her kelime, her satır, her harf benden geliyor sana.Öyle kırık, kırgın terk edercesine bakma bana. Hayalette olsan aşkı yaşatıyorsun duygularda.Resmini çizdim kimsenin tanımadığı hatlarla. Bakıp, kaçıyorsun kadehimin yanında. Ne yazık bir düşsün. Can katamıyor, dokunamıyorum sana. Hep vardım, hep varım yalnızlığımı yok eden bu oyunda, biliyorum dayanamayıp, geleceksin sonunda. Şimdi gitme zamanı, yarın buluşuruz yine bu masada.”
TALAT…
Bedri bey okudu, Müşerref hanım dinledi, heyecan, hüzün karışımı duygular geçti gözlerinden. Bakıştılar uzun süre. Satırlara anlamlar yüklemeye çalıştılar. Yazana dair tahminler yaptılar ve sıra dışı bu duyguların nasıl bir ruh haliyle kim tarafından yazıldığını anlamaya çabaladılar. Sarhoş bir yürek ve elden çıktığını karmaşıklığına sebep saydılar. Kafalarında kim? Neden? Soruları ile boğaz manzarasına dönüp düşüncelerinde hayalete isimler bulup, resimler çizdiler. Yalnızlığın, aşka açlığın insanlar için ne kadar zor olduğunu, hayali insanlar yaratarak bile bu duyguları yaşamak istediklerini anladılar. Sevdiğinin, yanındakinin kıymetini bilmeyen; yalnızlık nedir tatmamış insanlara acıdılar.Belki bir içki parası uğruna satılmış bir kitabın içinde, o gece yazılmış hayalet isimli satırları yine buldukları yere sakladılar.
Aytül Kahraman
