GÖÇ
Bulgar zulmünün gün gün çekilmez olduğu, baskı ve korkuların giderek arttığı, can kaygısının ruhlara sindiği, seneler boyu yaşanan toprakların vatan olmaktan çıktığı günlerde; aynı acıları yaşayan insanlarla birlikte, Anavatana kavuşma istek, dilek ve coşkusu ile sahip oldukları tüm mallarını bırakarak göç ettiler Türkiye’ ye.
Asiye hanım ve eşinin iki kızları ile yepyeni bir hayata sıfırdan ama özgür korkusuz başlamak tek istekleriydi. Çileli yolculuk sonrası, ayak bastıkları ata toprağında eğreti kamplarda; soğuk günleri, geceleri mutlu bir hayat için çekmiş, birkaç akrabanın, çok uzun yıllar öncesi göç ederek yer ve mal edinmiş olduğu bir şehre yerleşmişlerdi.Gecekondudan bozma iki oda, küçük bir salondan oluşan evlerini kurarak eksiklerle ve sıkıntılarla dolu yeni yaşantılarına başlamışlardı. Öz be öz Türktü hepsi de. Tüm zorlamalara rağmen ne örf ve adetlerini, ne dil ve dinlerini terk etmiş, inanç ve değerlerinden hiçbir şeyi yitirmemişlerdi…
Ama korkak, ürkek ve siliktiler. Yanlarından geçen, ya da uzaktan gördükleri bir polisle dizlerinin bağı çözülüyor, bedenlerini bir titremedir alıyordu. Sık sık arkalarına dönüp bakmak, takip edilip edilmediklerini kontrol etmek sıradan alışkanlıkları olmuştu. Gecenin bir yarısında, kapılarına dayanacak karanlık yüzlü insanları aylarca heyecanla beklemişlerdi.Arkalarında iyi denecek gelirleri, evleri, tarlaları, meslekleri, yaşlı ana ve babalarını bırakarak gelmiş; sadece hür ve huzurlu yaşayabilmek için şahısların, kurumların yaptığı yardımlarla geçinebilecekleri durumlara sessizce katlanmışlardı. Onurlu ve sabırlıydılar. Açlık, sıkıntı, gözyaşı, özlem demeden bulunan her işe istekle atıldılar. Evlere temizliğe gitti kadın. Bir zamanlar, devlet memuru ve evinin kadını olarak kendi evini temizlediği günleri hatırlamasız.Tek bir öğün çorbayla okullarına yolladı çekingen, Türkçelerinin gülünçlüğü ile utangaç çocuklarını. Kavurucu yaz sıcaklarında, kara kış ayazlarında sanayide çalıştı adam, arabaların altına, içine yata yata. Ama tüm sıkıntılarına, yıllara sığdırdıkları işkence ve acılara rağmen insandılar. Tertemiz yürekleri, tok gözleri, dik başları iyilik bilen dost yürekleri ile örnektiler. Toplumsal sıkıntıların yanında, kadın her yerde kadın, erkek her yerde erkek, çocuk her yerde çocuktur, gerçeğini yaşayanlardandı. Sahip olduğumuz değerleri hatırlatan, özgür, rahat bir ülkede kıymet bilmez pervasızlıkla yaşadığımızı anımsatan, çoğu zaman birçok kişiye insanlık, dostluk, sadakat ve sevgi dersi veren insan gibi insanlardı.
Yıllar geçti üzerinden, pişmanlık duymadan ama kimi zaman acabalar ve keşkeler yaşayarak düşündüler dünlerini. Özlemle gelinen gerçek vatanlarının umdukları, insanlarının bekledikleri gibi olmadığı gerçeğini sesli düşünüp kabul etmekten çekindiler. Boğazın sularına dalıp gözleri ile derin derin Valeri, Nikolay, Sonya falan ve filan oldukları günleri özlememeyi, düşlerden çıkıp tüm gerçekleriyle anavatanlarını öğrenmeye başladılar.
Ve İstanbul boğazın karşı sahillerine bir daha başlarını çevirmediler.
Aytül Kahraman
