54-ZÜBEYR AMCA
“Ege rüzgârlarının zeytinleri eğdiği, Kaz Dağlarından denize doğru hoyratça estiği o gün; sakalları uzamış, hüzünlü yüzüyle, sobası sönmüş tek odalı evinin penceresinden dışarıyı seyrediyordu Zübeyr amca. İlerleyen yaşının izin verdiği ölçüde, anılarını hatırlamaya çalışarak, uzaklara dalıp kalan gözleri ile kendi kendine konuşur gibiydi.
Yunanın, gelmesiz gittiği, Ulu Önderin milletini kurtardığı o yılda dünyaya gelmiş, çocukluğunu, gençliğini yeniden kurulan bir ülkenin insanı olarak mutlu yaşamıştı. Deniz kenarında, küçücük bir Ege ilçesiydi doğduğu yer. Babası savaştan dönemediğinden, balıkçılıkla geçinen amcasının yardımlarıyla anasıyla beraber yaşamaya başlamıştı. Oralarda oturan her insan gibi, önce denizi tanımıştı.
Ergenliğe geçtiği yıllardan beri, zeytin toplayarak, balıkçı teknelerinde çalışarak ömür tüketmişti. Köy yerinde, bir erkek için geç sayılan bir yaşta kendisi gibi öksüz olan Hatice’yi beğenmiş, onu anasıyla yaşadığı eve gelin getirmişti. Zayıf çelimsiz bir kız olan Haticeyse kendisine ancak bir tane erkek evlat vermişti. Önce anası, sonra karısı göçüp gidince dünyadan; oğluna hem ana, hem baba olmuştu Zübeyr amca. Kemal koymuştu oğlunun adını. Kurtarıcı gibi, o da okusun büyük adam olsun, ülkesi, insanları için çalışsın diye. Dilediği, umduğu gibi çok çalışkan, çok gayretli bir çocuk olmuştu Kemal. Okulda çok başarılıydı. Öğretmeni Mehmet bey hep “ Zübeyr amca bu oğlan zehir gibi mutlak okuyacak, sakın denize alıştırıp önünü kesme onun der”, gururunu hoş ederdi. O da dinlemişti öğretmen beyi. Deniz işine yaklaştırmamıştı oğlunu. Çünkü “ deniz sevgisi kara sevda gibidir, ne oldurur, ne güldürür, alıştın mı bir kez kopamazsın derlerdi” büyükler kahvehane sohbetlerinde.Kemal’in de hiç zorlanmadan tüm okullarını bitirdiği unutamadığı tek tük anıları içindeydi Zübeyr amcanın. Artık iyiden yaşlandığı, ayaklarının eskisi gibi tutmadığı, gözlerinin eskisi gibi seçmediği, yaşıtlarının çoktan gittiği çaresizliğiydi. Ölümünse onu sık sık yoklamaya geldiği, yalnızlığı ise, inanılmaz ama kaçılmaz tek gerçeği idi. Zorlanarak kalkmıştı pencere yanındaki sedirden soğuk o ocak günü. Sönen sobası nedeniyle üşüdüğünü anlayıp, hep açık duran döşeğe girip yorganına sarılmıştı sıkıca.
Yorganını oğlu Kemal gibi düşlemişti o an. Gözleri dolmuştu. Çok uzun zaman olmuştu canını görmeyeli. Okumuş, denilen gibi büyük adam olmuştu oğlu. Hem de kocaman kentte zengin bir adamın da damadıydı. Hep komşuları şaşmışlardı bu işe. Oğlunu okutmak için zeytinlikleri, tekneyi, sattığında“aman demişti komşuları naparsın böyle? Evlada güvenip de, koyma kendini malsız mülksüz”. Kızmıştı onlara. “Benim oğlum, öyle densiz konuşmaları hak edenlerden değildir” demişti. Yoksa haklı mı çıkmıştı komşular. “Köyden gelinim olsa deyip, baktığı, gözlediği Nilüfer’in yerine; o boyalı, o çıpıldak Şule kızı karı deyi alıp koynuna soktuğundan beri, oğul eski oğul değil miydi acep?”Hem oğlu “baba” deyip, akıl da sormamıştı. Düğününe derneğine “uzak gelemezsin baba” deyip alıp ta götürmemişti. Çok sonra “ tatile gidiyoruz” deyip bir gün kapısını çaldığında oğlu, ilk kez elini öptürmüştü gelinine. Birkaç saat bile baba ocağında kalmadan, gitmişlerdi tatillerine. Ama oğlunun pırıl pırıldı arabası. İnsan istese saçını bile tarardı ayna diye. Komşular bile toplaşmıştı, gelinini, arabayı görmek için. Bunlara gururlanışı tek sevinciydi Zübeyr amcanın. Sevemediği, “gelinim, yavrum, kızım” diyemediği, somurtup oturan o yüksek burunlu kızı yüreğine bastıramadığı ise tek hüznü olmuştu.
Aylar sonra, yapayalnız bu evde bakımsız kalışını, hastalandığını oğlu Kemal’e haber veren, telefon eden muhtarın, konuşmalarından oğlunun işlerinin çok olduğu için gelemeyeceğini, gelinin de onu evinde istemediğini anlayan Zübeyr amca gururu ile, yine belli etmemişti oğluna kırıldığını. “Gençtir onlar, hayat onlar için daha zor, oğlum sever beni ilk fırsata gelecektir “demişti muhtara. Fazlada konuşturmamıştı bu konuda kimseyi. Yoksa oğlu adı kadar büyük adam değil miydi?Tüm unutkanlığıyla yine de ümitlerinde, kalbinde oğlunun geleceğini umarak günleri geçirmişti. Komşuların getirdiklerini yemiş, sobasını yakanlara minnet duymuştu. Oğlu, okumuş büyük adam olmuştu onun. Adı gibi büyük adamın babasıydı o. Bu düşünceler arasında, buz gibi havanın ve odanın tersine, bir sıcaklık yayılıyordu bedenine. Uyuma isteğine, düşünceleri engel olmak istese de, göz kapaklarında karşı konulmaz bir ağırlık beliriyordu. Uyur, uyanık rüya arasında açılan kapıdan hep Kemal giriyordu odaya. Gülümsüyordu babasına. Batan güneş, odayı kapkara bir renge döndürürken, daha fazla dayanamayıp derin bir uykuya dalmıştı Zübeyr amca… Uyumuş, uyumuş ama bir daha uyanmamıştı. Büyük adam olmuş oğlunu, bir daha görememek, acı sonuydu Zübeyr amcanın.
Ertesi gün, sabah saatlerinde, her zamanki gibi pencere kenarında onu göremeyen komşularının kapıyı kırarak girdikleri evde yatağında ölü olarak bulunmuştu. Yorganına, evladı gibi sarılmış kas katıydı. Hem analık, hem babalık yaparak büyüttüğü; üzülmesin diye bir daha evlenmediği, okusun diye ekmek kapılarını sattığı, büyük adamın babası olan Zübeyr amca donarak ölmüştü.Ülkemizin insan manzaralarından kara bir yazgıyla değiştirilmez kaderi yaşamak ve büyük adamlığı yürekte değil isimde aramak sonu olmuştu Zübeyr amcanın…
