BİR ODA, BİR GECE
Şehrin kalbi diye isimlendirilebilecek, kalitesi ve değeri herkesçe kabul edilmiş caddesinde bir holding binasında çalışma saati çoktan bitmişti. İş yeri, yönetim kurulu başkanı genç ve güzel kadının odası dışında, karanlığı yaşamaya başlamıştı.
Bilinmez kaç kişinin yoğun bir tempoyu tamamlayarak, dinlenceye bıraktığı masalar, koridor ve odalar, makine, kâğıt ve kalemler bir sonraki güne yeniden hazırlanabilmek için derin bir uykuyu yaşıyordu. Tüm binada, güvenlik görevlisinin bulunduğu bölümün dışında, beşinci katta sadece yönetim kurulu başkanı Hande hanımın odasının ışığı saatlerdir yanıyordu.
Bu oda bir evin salonu kadar büyük, son derece modern mobilyalarla dekore edilmişti. Odaya hâkim olan renk beyazdı. Yer bu fonu tamamlayan, uçuk gülkurusunu andıran bir halıyla kaplıydı. Sehpaların üzerinde çok pahalı olduğu her bakan tarafından anlaşılan küllük ve sigaralar duruyor, etiket değeri hiç tartışılmaz içki şişeleri ve kadehler seçkin müşterilerin hizmetine açık bekliyordu. Duvarlarda usta ellerden çıktığı belli olan tablolar, ihtişamlı avizeler; toz zerrelerinin girmesi yasaklanmışçasına, pırıl pırıl parlayan biblolar, odayı ve bu odanın çalışanını zevk, güç, kariyer yönünden ilk bakışta tanıtıyordu. Belli ki, tüm binanın beyni bu odaydı.
Diğer üniteler beklemeye çekilmişken, Hande hanım uyanık, belki yeni çalışma ve kararların temelini atıyordu. Ani bir hareketle masasından kalkarak pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu bu güzel kadın. Şehri, tam tepeden izlemeye başladı. Pırıl pırıl bir şehrin gecesinde; çok uzak semtlerin evleri, güzel bir boyna takılmış bir ziynet gibi parlıyordu o gece. Sanki yıldızlar yürüyüşe çıkmış gruplar gibi, sıra sıraydı.
Sabit ışıkların arasında, renk renk yanıp sönen reklâm panoları göze çarpıyordu. Caddeden seyrekte olsa gelip geçen, genellikle taksi hüviyeti taşıyan araçların sesleri duyuluyordu. Odanın içinde çok derinlerden gelen bir müzik sesi işitiliyor, bir gitarın hüzün veren sesi içeriye yayılıyordu. Müziğin ritmine uygun yanıp sönen ışıklar, karanlıkta müzik setinin yerini belirtiyor, odada bir insanın yalnızlığını yok eden birilerinin var olduğunu ispatlamak ister gibi birbiri ardına çalıp, derin sessizliği bozuyordu.
Pencereden ayrılıp yeniden oturdu masasına ve onu en çok dinlendiren koltuğuna Hande Hanım. Geçmişte ve bugünde dolandı adım adım. Önünde tek bir kâğıt ve bir kalemden oluşan fona baktı dalgınca, bembeyaz masasını bilinç dışı okşadı ve yazmaya koyuldu. Çok uzun sürmedi çabası; hiç zorlanmadan hiç de uğraşmadan uzun zamanlardan beri düşündüğünü belli eder bir tavırla birkaç satır karaladı sadece.
Bardağında sadece bir yudum kalan içkisini, arkasına çok zor bir görevi yapmış insanların yorgunluğu ile dayanırken bitirdi. Gözlerini kapadı. Yine müziği duyumsayarak bu odanın içinde yaşadığı anıları ve yaşamını bir bir hatırlamaya çabaladı. Göz pınarlarından aşağıya iki damla yaş düşmek için hazırlandı, ama onlardan önce zarif, ojeli parmakları arasında tuttuğu kadeh savrulup tok bir sesle düşüverdi yere. Koltuğunda, sakinliğine zıt bir iniltiyi çıkardı ve koyu bir sessizlik ile koyu bir karanlığa daldı.
Odada daha önceki zamanlardan farklı olarak, nefessiz bir beden kaldı… Gün ağardı, çalışanlar koştular yine iş merkezine. Yeniden nefesler doldurdu her yeri. Makine ve insan sesleri yayıldı binaya, odalara, koridorlara.
Onu öğlene yakın bir saatte buldular, geceyi bitirdiği odada. Yana düşen başının, kapalı gözlerinin, hala taze bir elden çıkmış gibi duran saçlarının uykuyu yaşadığını sandılar. Seslendiler, dokundular fakat bu uykunun bir daha uyanışı olmadığını anladılar. İz aradılar ondan ve masadaki son satırları buldular…
“ARAMAZ UZAKLARDA, İNSAN BİLSE.
MUTLULUK HİÇ BİR YERDE DEĞİLDİR.
BİZDE DEĞİLSE”!
Aytül Kahraman
