62-SON YILDIZ AİLESİ
Yazın, yaşandığı böyle bir geceydi. Serhat terasına koyduğu, sandalye ve masasında bir yandan rakısını yudumluyor, çerezlerini, meyvelerini yiyor diğer yandan karanlıkta parlayan karşı sırtlarda dizi dizi ışıklara bakıp düşüncelere dalıyordu…
Kış başından, beri sıkıldıkça seyrettiği bu gece manzarasını camın ardından değil, o yaz gecesinde terasında seyrediyordu. Tüm dikkatini, merakını, ışıkların arkasında tek başına kalan ve tepenin üzerinde yapayalnız bir yıldız gibi parlayan ışığa yöneltiyordu. Kim bilir nice sevinçler, nice hüzünler yaşanıyordu evlerin tümünde? Birinde belki bir kadın, sarhoş bir kocanın dayağında, kiminde mutlu bir olayın kutlamasındaydı. Yatak odalarının birinde; tutkun yürekler birbirlerinin olma çabasında, diğerinde soğuk bir yatak yalnızlığını yaşamadaydı kadın ve erkek.Belki birileri ölümü beklemedeydi acılar içinde kıvranarak, Azrail’e çağrılı. Başkaları ise ritmik, dayanılmaz bir müziğin dansındaydı. Haykırışlar, gözyaşları, neşe ve kahkahalar aynı yatakta buluşan sular gibi akıyordu yaşamdan ve onun belleğinden… Mutlu, mutsuz, neşeli, neşesiz, gülen, ağlayan olaylar ve insanlar birbirlerinden habersiz dört duvarın ardındaydı. Ve gecenin karanlığında, sadece yanan birer ışık olarak katılıyorlardı hayata.
Ya o; en arkada, uzak, çok uzaklardaki ışık kimin nasıl bir yerin işaretiydi? Hep merak edip, ona ait hayali düşünceler üretip durdu Güven. Büyük bir kentte oturduğunu sanan; tepenin ardında, yokuşta kaybolmuş bir gecekondu muydu? Niye bir bir sönen ışıkların aksine sabaha kadar yanıyordu? Biri, bir ekmek kavgasının mı gayretindeydi yorulmak bilmeden? Yoksa orası, bir yeri bir başka yere bağlayan küçücük bir yolun aydınlatıcısı mıydı? Kimindi o ışık? Her gece sönmeden, kimi zaman ona bakana can yoldaşlığı yaparak, sabaha ulaşan o ışığa gitmeyi ve orayı bulmayı çok istiyordu.”Son Yıldız Ailesi” koymuştu isimlerini. Evinin tam karşısında duran, geceleri çok iyi bulup bildiği bu noktayı, gündüz aydınlığında tanıyıp bulması imkânsızdı Serhat. Hele orası, bulunduğu noktadan bu kadar yüksekte ve bir tepeli diyarın kör noktasındayken ona nasıl ulaşabilirdi bilmiyordu. Hep merak etti onu, orayı ve o ışığı. Bir ev olduğuna inandırdı kendini, baktı ve konuştu onlarla. Acaba orada yaşayanlarda yaz ve kış demeden berrak havalarda onlara bakan kimi zaman düşlerinde, düşünceleri ile misafirleri olan Güven’i fark edebiliyorlar mıydı? Çoğu zaman salladığı elin, kimi zaman oyunlarında onlara taktığı isimle seslenişin dikkatinde miydiler? İmkânsızdı, biliyordu. Ama onları tanımadan, görmeden, konuşamadan hayalinde tanıdık kılmış ve hep takip etmişti.
Bir evdi orası Güven’e göre. Her düşünce ve düşü bir eve çıkıyordu çünkü Güven’in. Yuva özlemi hayallerine bile baskın geliyordu. Anadolu’nun hangi diyarından insanca yaşama istek ve amacıyla koca kente gelen ve her şekilde olduğu gibi kentin hep dışında kalan bir ev. Gecekondusunda yaşadığını sanarak, kimi hüzün, kimi mutluluklarla oyalanan bir ev ve insanlardı orası. Belki bir suya, yola, ekmeğe, okula, giysiye hasret özlem dolu yüreklerdi…O geceden sonra, Serhat onları, onlar Serhat’ı bilemeden yazları, baharları, kışları bitirdiler. Yıllar devrildi Ve bir gün kat kat çıkan evlerin inşaatları ardında kaybetti dost ışığını, oynadığı düşsel oyunları ve kendi koyduğu isimle “Son Yıldız ailesini”… Göremiyor ama biliyordu; onlar da onun gibi geceleri ayakta, bir ışığın pırıltısında yaşıyor ve yalnızlıklarını hep taşıyorlardı.Bekliyorlardı, son yıldızlıktan kendilerini kurtarıp yanacak yeni yıldızları. Dilediler habersiz ve umutlu, umutsuz. Güven, şehrin bir yakasında söndürmedi ışığını. Yaşamını aydınlatacak pırıltıları aradı. Onlar özlediler.
Son olmaktan kurtulup buluşabildiler mi yalansız, gerçek düşlerde ve ışıklarda KİMBİLİR?
Aytül Kahraman
