63-BİR MASAL İŞTE
Asırlar öncesinde, bir deniz ülkesinde güzeller güzeli bir kadın yaşarmış. Bakan bir daha bakar, saçlarının parlaklığından, gözlerinin renginden kendini alamazmış. İncecik bedeni, ölçülü zarif elleri ve bacakları, göğüsleri ve omuzları ile yürümez sanki kelebekler gibi salınırmış…
Teni, bir su gibi berrak, saçları omuzlarından aşkın, dudakları kırmızıyı öğretirmiş. Herkes aşıkmış ona. Çevresinde ona ulaşmak, onunla olmak için yarışır dururmuş niceleri. Yüreği, güzellikleri ile yarıştaymış. Dünyalar tatlısı, iyiler iyisi, duygusalların duygusalı, naziklerin en naziğiymiş. Bir konuştu mu, başkalarında konuşacak hal kalmazmış. Bir güldü mü, kimse onun gibi gülemezmiş. Herkes onu ister herkes onunla olmayı düşlermiş. Namı kendi ülkesinin dışına taşmış ve güzelliğinin merakına kapılanlar, kapıları aşındırmış. Günlerin birinde, güzeller güzeli bu kadın kendi için ölmeye razı nice yiğit varken gönlünü, komşu deniz ülkesinin çirkinlikte ve kötülükte birinci, sadece kendi için yiğit prensine kaptırıvermiş.
Günlerce, aylarca didinmişler onu bu sevdadan kurtarmak için. Yalvarmış yakarmışlar, anlatmışlar söylemişler dinlememiş. Sevdiğini sanıp, düğünü derneği kurdurmuş. Bir o, bir de kocası mutluymuş bu sondan. Onlara her bakan tezatların, bağıran yanlışların acısı içindeymiş. Kafaları da yürekleri de almamış bu gerçeği. Gece ve gündüz kadar aykırı, gökteki parıltılar kadar uzak bu beraberliği… Çaresizlik içinde, bırakmışlar kendi hallerine. Ama gün be gün, güzelliğinin tek temsilcisi, iyilik ve kusursuzluğun tek tarifçisi olan kadında eski günleri arattıran değişiklikler görülmeye başlamış. Her yeni bir günde güzelliklerinden, doğrularından bir şeyler yitiriyor, çirkinleştikçe çirkinleşiyormuş.
Bir bakan bir daha bakmaya korkuyor. Sesini, sözlerini bir duyan nefretle kaçıyormuş… Bal akan dilinden, zehir zemberek kelimeler, tertemiz yüreğinden kin nefret ve öfke dolu duygular dökülüyormuş. İnsanları kırıp, ağlatıyormuş. Kimse kalmamış çevresinde. Ne güzelliğini merak edenler, ne de sevenler arar olmuş onu. Bir zamanlar evinin bahçesinde renk renk açan çiçekler, hatta güller bile solmuş ve kurumuş.
Onunla güzelleşen her şey, her duygu anlamını yitirmiş. Gün gelmiş haftalarca kimseler görmemiş kadını da, çirkin kocasını da. Beklemişler, birbirlerine sormuşlar yakınlarındakiler. Bir bilene rastlamamışlar, haber alamamışlar. Merakla toplaşıp, gitmişler bir zamanların mis kokulu bahçesindeki eve. Aramışlar oda oda. Sonunda bulmuşlar karşılıklı iki koltukta artık yaşamadıklarını simgelerken… Baka kalmışlar, koltuktaki cansız iki bedene. Çirkinler çirkini bir kadınla, güzeller güzeli yakışıklılar yakışıklısı erkeğe…
Boyunları bükük, evliliğin kerametini anlayarak anılara yanmışlar. Kendi güzelliklerini dirhem dirhem kocasına sunan, onun çirkinliklerini alan kadını hep anmışlar…
Aytül Kahraman
