65- VEDA

 VEDA

Tıknaz, bembeyaz tenli, balık etinde bir kızdı Reyhan, gözleri bal rengi, cildi pürüzsüz, saçları incecik telliydi. Ege illerinden birine bağlı küçük bir ilçede, bir zamanlar nalbantlık yapan Arif efendinin oğulları arasındaki tek kızıydı…

Kalabalık ailesinin, evinin, ağabey ve kardeşlerinin işlerini omuzlamak, oradan oraya koşturmakla geçmişti gençliği. Ne büyük umutları,  ne de büyük beklentileri olmuştu. O günlerde de sonralarda da. Yüreği hep yumuşacık sevgiler, duygular, hep zarif titreyişler içinde de fark edilmeyi, değer verilmeyi bekleyip durmuştu. Kısmeti açılıp, evlenmek isteyenler içinde bir üniformalı gence verdiklerinde onu, kalbi zaten yorgun ve hastaydı.Takılıp eşinin peşine dolanmıştı şehirden şehire. Astsubay eşini de gurbeti de hiç sevmemiş  ve hiç de katlanamamıştı onlara. Hep tek özlemi yaşamıştı geride bıraktıklarına yönelik. Bir gün gülmemiş, gülememişti. Gönlünce harcayamamıştı koca parasını. Cimriydi kocası. Gizli gizli, pazar paralarından artırıp oğluna çeyizler almaya çabalamıştı.  Buna rağmen hayat karşısında asla yılmamıştı.

Artırıp ondan bundan, ucuzlara kaçarak yaşamıştı. Kocası duygularını hiç anlamamış, yüreğinde esen rüzgârları, çıkan fırtınaları hiç bilmemişti. Şöyle gönlünce yerleşip rahat ve sıcacık evlerde oturamamıştı. Gezememişti dilediğince. Eğitip adam etmişti de kocasını, sefasını sürememişti. Yaşamı için riskli olsa bile analığı istemişti de bir oğla kavuşuvermişti. Yaşamının tek sebebi, dermansız dertlerinin tek ilacı; mutsuz hayatının tek dayanağı, bilinmemiş duygularının, hüsranlarının unutturanıydı Samet onun için. Gurbeti bitirip, sıla özlemini dindireniydi oğlu, tek sevdasıydı. Yokluklar, hüsranlar onunla paylaşılıp, zevkler, neşeler onunla yaşanıyor, huzurlar seccade başında edilen dualarda bulunurdu. Tek özlemi vardı, memleketine, insanlarına, anasına, kardeşlerine, evine geri dönmek. Döndü de. Doyarcasına günlerini hep onlarla paylaşmaya durdu. Gidesi yoktu hiç kendi evine. Oğlu da bırakmıştı onu bir meslek uğruna. Onun gibi gurbet kuşu olmuş Akdeniz’de bir şehre atanmış, oralı bir kıza gönlünü kaptırmış, evlenmekte ısrarcı olup, o şehirde yerleşmeye de karar vermişti. Reyhan hanımın bu üzüntüsü içinde tek eğlencesi, ayak ayak üstüne atıp yattığı yerden  yaşlı anasına gazeteleri okumaktı. Çıkan aile kavgaları olgunca bastırmak, üzülmek, sıkılmak hayatının bundan sonraki bölümünü de doldurmuş ve kalbi sık sık yoklar, sıkıştırır olmuştu bedenini. Bir gün gelip, sol yanına felç indiğinde, daha kırklı yaşlarının sonundaydı. Yaşanamamış öyle günleri, doyulamamış nice duyguları vardı oysa… Gidiyor, gitmeyi istiyordu belki de.

Dirilir, ayaklanır gibi oluyordu ama paylaşmaya,  özlemeye yeni bir gurbet acısına dayanamadığından oğluna gurbet gelinini almaya yanaşmıyordu… Direniyordu, direniyordu. Oğlu diretip kırılıyordu anasına.  İkna olmuyor, annesinin korkularını anlamıyordu. Ama yetmedi zamanları, yetmedi nefesi Reyhan hanımın. Bir bahar günü gidiverdi derin uykulara. Elinde son aylarda hiç bırakmadığı tespihi vardı. Yürek yaşanan  bunca sıkıntı ve özleme bu kadar dayanmıştı. Yazık olmuştu, hem de çok yazık olmuştu. Böylesi bir ölüm ne ona yakışmıştı, ne de yaşına.Niye gitmişti? Sanki gitmek neyi halletmişti ki? Kimi adam edip kimi fikrinden caydırdı? Samet annesinin ardından bile onun istemediği kızı kendine eş yapmış,  ona o zaman dahi saygı duymamıştı.

Meydanlar boş kalmıştı da kısraklar, gece renkli atlar evlerinin avlusuna  dalmıştı. Ondan önce giden babası elinde keseri, nalları çaktı o,  babasının yanında yokluğunda olanları seyretti. Bin pişman mutsuz oğluna, başka hanım alan kocasına buruk, kırgın, bildiklerim oldu dercesine baktı baktı.  Kimse görmedi Reyhan hanımla babasını.

Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir