67-KANSER

KANSER

Kuru bir ayaz vuruyordu, kararmaya başlayan günde Handan’ın yüzüne. Yanakları hissizleşmiş bir halde yürüyordu yol boyunca. Elleri mantosunun cebinde, eldivenlerine rağmen üşüyordu. Burnu, her soğukta olduğu gibi yine kıpkırmızıydı. Babasından aldığı belki de en değişmez özelliğiydi bu.Öylesine keskinleşiyordu ki batmaya yüz tutan güneşin her alçalışında soğuk, gözlerinden yaşlar akmaya başlıyordu aşağıya doğru.

Donuyor, içi ürperiyordu. Daha  da kayboluyordu  mantosu ve beresinin içinde. Hava mı bu kadar soğuktu, yoksa kendisi miydi böylesi üşüyen?Düşünüp, bakıyordu sağından solundan geçenlere. Hiç kimsede, kendisindeki tepkileri göremiyordu. Hızlandırıyordu adımlarını. Yürüyüş yapmayı, bir zevk ve düşünce süreci olmaktan çıkarıp, ayakları başladığı noktaya geri dönüyordu. Hızı arttıkça daha çok sulanıp, doluyordu gözleri. Akıyordu yaşlar yüzünden, ılık ılık. Kontrol edemiyordu artık onları. Üşüdüğü için mi? Üzüldüğü için mi ağlıyordu,  anlamıyordu. Yüreği bile kaskatı ve soğuktu o gün. Katıla katıla bağırıp, ağlamak tutkusu doğuyordu içinde. Ölmek istemiyordu.Ayakları, sanki doğru bir yöne gitmiyordu. Akşamın hüznü, iyiden çöküyordu duygularına. Bir telaş gözleniyordu arabalarda ve yayalarda. Bir kaçış, bir yetişme gayreti içinde oldukları gün kadar açıktı. Duraklarda bekleşen insanlar, beklemenin etkisi ile daha çok üşüdüklerinin bilinci ile daireler çizerek, ayaklarını yerlere vurarak dolanıyorlardı. Geciken araçlara öfkelerini kusuyorlardı.

Yürüyordu. Azaldıkça, azalıyordu zamanı ve hedefi. Düşünüyor, üşüyor ve ağlıyordu. İyi ki karanlıktı sokaklar. Ağladığını biliyor ama kimseye göstermiyordu. Kimi zaman çok basit işlenmiş bir filmde, dile getirilmiş duygusal bir sözde de ağladığını, ama ağlamayı bir savunma mekanizması yapamayacak kadar güçlü olduğunu da biliyordu. Ama sebebini bildiği, ama yazgısını anlayıp anlam veremediği bir ağlayışı niçin yaşıyordu, ağlamanın bir işe yaramayacağını bildiği halde. Niçin kontrolünden çıkıp dökülüyordu yaşlar gözünden ha bire? Çoğu zaman, ağlayarak vuruyordu duygularını çevresindekilere.Ağlamak niçin yaşam tarzı haline dönüşüyordu?  Mücadele etmesi gereken bir hastalık ve onu seven bir kocası ve ailesi varken niçin ağlamaya, niçin ümitsizliğe kaçıyordu.  Düşünüyor, yürüyor ve kabul etmediği gerçekler için ağlıyordu. Elinin içi ve tersi ile şöylece silip gözlerini, toparlıyordu kendini.

Yaklaştıkça gitgide, mutlu, sağlıklı, insanların tavırları ile geliyordu evine. Ümitlerini yüklemeye çalışıyordu, yüreğine, ömrüne… Hastalığını kabullenmek ve yaklaşan sona rağmen ümitleri yüklemek zor olsa da çabalıyordu.

Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir