YAZAR
Marmara Denizi’nin, masum bir kız olmaktan çıkıp, fettan bir kadın gibi coşup azdığı. Dalgaların köpük köpük kayalara çarpıp sahile ulaştığı güneşin ısıtmasız varlığını gösterdiği kış günlerinin birinde kimselerin kalmadığı bir tatil sitesinde sadece bir ev nefes alıp veriyordu. Çoğu iki katlı villalardan oluşan ve sezonluk canlılığı yaşayan koy yaz aylarının coşkusunu, neşeli gece ve gündüzlerini özler sessizlikte yalnızlığı yaşıyordu.
Arka sırtlardaki zeytinlikler, tepeler üzerinden esip gelen soğuk rüzgârlarla uğulduyor. Gökyüzünde kara kara bulutlar kol geziyordu. Deniz acı bir karanlığı, itici bir griliği taşıyordu. Perdeleri çekilmiş, panjurları örtülmüş evleri, kapanmış cafe ve barları ile site terk edilmiş bir mekânı oynuyordu. Bir tek o vardı orada. Kış başından beri gitmeden tek başına bir evde kalıyor. Zaman zaman dışarıya çıkarak tabloya canlılık katıyordu. Orta yaşlarına yeni girmiş bu insanın, ölü toprağı serilmiş bir yerde niçin kaldığı niçin böylesi bir yaşamı tercih ettiğini, kimlerden kaçarak bir hüzün yumağına sarıldığını? Anlamak mümkün değildi. Sabahın, ilk ışıkları ile çıkıyordu evinden, sahil boyunca sigarasının birini yakıp bir diğerini söndürerek yürüyor. İskelenin ta ucundan uçsuz bucaksız denize bakıyor, nadir de olsa geçen balıkçıları selamlayıp bazen onlardan balık alıp yine evine kapanıyordu. Geceleri ise, ışığı sabaha yakın saatlere dek karanlığın içinde parlıyor, balkonunda içki şişelerinin sayısı her geçen gün daha çok artıyordu. Zaman zaman arabası ile en yakın ilçeye gidiyor. Eksiklerini, yiyeceklerini, ihtiyaçlarını alıp geri dönüyordu. Sabahların dışında evinden çıkmıyor, pencerenin yanında, denizle burun buruna oturduğu masasından ve daktilosunun başından hiç kalkmıyordu. Dudaklarının kenarında hiç düşürmediği sigarasının dumanı hep orada olduğunu ispatlayan Kızılderili işareti gibi tütüyordu. Yazıyordu uzun saatler yazıyordu. Oysa birkaç ay öncesine kadar yazarlıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.
Kendi hayatında sade bir hayatı yaşarken gönlü deli bir türküyü dinlemiş ve aşkı tatmıştı. Sevmişti, delice ölesiye ve hiçbir gerçeği görmeden iliği ve kemiği ile.Çok uzun sürmedi sevinç ve umutları. İyi giden her şey yürek ve beynin tükenişini göstere göstere sona erdi ve başladığından çok uzak duygularda ve nefretle biçimlenerek “SENİ TANIDIĞIM GÜNE LANET EDİYORUM” cümlesi ile sunuldu kendisine… Vazgeçmediği, katlandığı sevdasında yıkıldı. Hiçbir affı hoşgörüyü yaşayamadığı bu söz ile kaçtı ve kendini terk edilmiş bir mevsimde bu eve kapattı. Yaşadıklarını, duyumsadıklarını, kendine anlatıp, kimseyle paylaşamamaktan rahatsız yazmaya başladı.
Yazar değildi, yazıyordu. Seviyor ve sevilmiyordu. İlk yazdığı sayfa, duyduğu en son ve acımasız sözcükle başladı ve birbiri ardına eklenen kelimelere yol oldu. Aylar yıla ulaştı inzivada yaşanan duygular koca şehirlerin kitapçı dükkânlarını süsleyen ve en çok satan kitaplar listesinde en ön sırayı alan bir kitap oldu. Bir söz bir yazar yarattı.
YAZAR DOĞULMAZDI BELKİ AMA BÖYLEDE YAZAR OLUNURDU.
Aytül Kahraman
