KRİZ
Kış ayazlarında çıplak gezinir gibi titriyor, tüm sinir uçları sarsılıyor, beyninden vücuduna Vezüv’ün lavları yayılıyordu Fırat’ın. Kuşkanadından kopmuş bir tüy gibi savruluyordu boşluklarda. Sonbahar yaprakları gibi, hafif esen bir rüzgârla bile yerinden kopuyor savruluyor, sürükleniyordu.Beyni ile vücudunun en küçük hücresi arasında ralliciler gürültülerle yarışıyor, boksörler bir ordu halinde vurdukça vuruyorlardı her yanına. Ağlıyor, çığlıklar atıyordu. Yüreğinin derinliklerinde aç martılar bağrışıyordu. Deniz, şiddetli esen rüzgârdan da güç alarak en sağlam kayalara çarpıyordu. Ve yine o kör kemancı sevdiği, istediği şarkıları çalıyordu çok çok uzaklardan. Bedeninde, duygularında kor parçaları dolanıyor, “birazcık, çok az verin “ diye yalvarıyordu Fırat.
Fırlayıp kaçmak istedikçe kapatıldığı tecrit odasından; ayaklarını bulamıyor, bulabilse birkaç adım atıp engellere, kilitli kapıya ulaşamıyordu. İniltileri, ışık hızı zamanla kayboluyor yine aynı hızla geri geliyordu. Yıllardır gebe kalıp doğuramamış kadınlar gibi, kıvranıyordu. Bedeni ağırlaştıkça, ruhu içinden çıkıp, uçmak istiyordu. Yüreğinde kastanyetler çalıyor, matadorlar yarışıyor, kum saatleri, bir dolup bir boşalıyordu. Saralı hastalar gibi, istem dışı kasılma ve çırpınmaları yaşıyordu. Bağırıp haykırıyor, duvarları yumrukluyor ama sesini duymuyordu.Kumral saçları, günlerdir uzamış sakalları yaşadığı ıstırabın koyuluğunu daha da açığa çıkarıyordu.Kendini attığı beyaz çarşaflı yatağı, dikenlere uzanmışçasına canını yakıyordu. Yalvarıp yakarışları, dışarıda ona görünmeden bekleyen anne ve babası ile doktorlara bir illetten kurtulma çabası veren gencin acısını milyonlarla çarparak yaşatıyordu. İnsan olan dayanamazdı bu manzaraya. Gökkuşağının sahte renklerini ve anlatılmaz kısa mutluğunu yaşamak için çirkinleştikçe,çirkinleşiyor, küçüldükçe küçülüyordu. Duvarlardan çirkin yüzlü yaratıklar, cins cins böcekler bakıyordu Fırat’a. Bir nöbet krizini atlatacak gücü tüketmiş, kendini odanın soğuk taşlarına bırakıvermişti. Bir dinamit, bir Molotof kokteyli, bir saatli bomba patladı kulaklarında en son.
Yine canı yandı Fırat’ın. Kendinden geçti. Kilitli kapı açıldı, elinde ilaç ve iğneler ile doktorlar, hasta bakıcılar girdi önce içeriye. Annesi, babası vurulan iğnenin ve yaşadıklarının uykusuna dalan oğullarını okşadılar özlem ve sevgiyle. Yürekleri dağlanmıştı. Ancak dayanmak zorundaydılar bütün yaşananlara.
Fırat’ı yurt dışında okutmak için yıllardır yaptıkları fedakârlıklar; orada uyuşturucuya alışan ve okulunu bu nedenle bitiremeyen bir oğul olarak geri dönmüştü kendilerine. Aylardır yaşayan birer ölüydü üçü de. Ama tedavi olmaya ikna ederken verdikleri mücadeleyi, onu yeniden hayata döndürmek için de verecek hep Fırat’ın yanında olacaklardı. Zor bir gün daha geçmiş, gencin bir kriz anı daha başarıyla bitmişti. Darısı diğer günlerin başınaydı.Ne zordu anne ve baba olmak, ne zordu bu durumla karşı karşıya kalmak.Ne zordu bir oğlun bu çektiklerini çekmek. Ne zordu bu hayatta yaşamak.Ne zordu yaşam içinde çocuklarını koruyamamak, ne zordu, bunları yapıp, kazanç sağlayan insanlara iki tokat dahi atamamak.Ne zordu “tahtları yapıp, bahtları yapamamak”.
Günlerce sürdü Fıratın uyuşturucu tedavisi feri sönmüş gözleri, tükenmiş bedeni, yaralanmış ruhuyla yeni hayatına başlamak için evinin yolunu tuttuğunda kendisini daha da çetin bir mücadele döneminin başladığını biliyordu.Başarmayı çok istiyordu.Başarmalıydı.Umut olmalıydı herkese…
Aytül Kahraman
