ACI AŞK
Tuğçe, on sekiz yaşının tazeliğindeydi daha. Değil kadın olmak, genç kızlığın hakkını verememişti.Daha küçük bir kızken ve çocukluğunu bilmeden, annesinin babasının kavgalarını öğrenmişti yaşamda sadece. Hep sevgiye aç bir çocuktu. Yaşayamadığı sevgileri tattıracak, değerini hatırlatacak bir insanı yoktu.
Baba evi, kaçmayı düşlediği bir yer o ise bitmez savaşlarının başkahramanıydı. Hep olmaz hayaller, gerçekleşmez planlar yaşayıp, kuruyordu. Hiç sağlıklı insanlar yoktu ruhsal olarak çevresinde. Hep birilerine acıyor. Hep onlar için sözde, bir şeyler yapıyor, kendisinin yardıma ihtiyacı varken; sözde o başkalarına yardım ettiğini sanıyordu. Sorunlardan kaçarken, sorunlu insanlara yoldaşlık ediyordu.Doyumsuz ve kıskançtı. Yıllarca alamadıklarının açlığında oraya buraya saldırıyordu. Hep patlamaya hazır bir fişek, hep geri tepecek bir tüfek gibi beklemedeydi. Herkes onu fark etsin, herkes onu övsün istiyordu. Liseyi bitirince girdiği sınavda, istediği bir okulu kazanamayınca, sağlanan imkânlarla evinden ayrılıp denizler ötesinde bir üniversiteye kaydını yaptırdı. Kavgalardan huzur bulamadığı, hep kaçıp kurtulmak istediği insanları ardında bırakarak mutlulukla gitti yemyeşil adaya.
İşte patlamaya hazır tüfeğin, ateş alıp hata yapması için ilk fırsattı bu. İlk birkaç ay içinde, aynı bölümde okuyan engelli bir gençle arkadaşlığa başladı. Bulmuştu yine bir garibi, biçareyi. Yine yapacağını yapmış birilerini tedaviye soyunmuştu. Ama bu kez oyun oynamıyor, evlenmeyi vaat ediyordu. Yanıyordu dumansız. Bitiyordu, bir daha başlamasız. Ailesinin bütün karşı koymalarına karşın evleniverdi o gençle alelacele. Herkes onu takdir edecek, herkes onu alkışlayacak sanırken gerçeklere uyanmakta hiç de gecikmedi.Hem öğrencilik, hem evlilik, hem de en acımasız gerçekle baş başa kaldığında anladı hatasını. İki ayağı tutmayan gencecik bir delikanlı, onun getirdiği psikolojik sorunlar, kavgalar, para sıkıntısı, sınavlar, destek görmedikleri aileleri, çekilmez günleri çok erkenden başlattı. Rüzgârdan kaçarken, tufana tutulmuştu.
Eskiden babası döverdi annesini, şimdi hayat onu dövmeye başlamıştı. Tuğçe, her gününü sıkıntılarla yaşamaya mahkûm olmuştu. Dayanamadı daha fazla bu hata vurgununa. Gizlice kaçıverdi anavatana. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen, okulu da kocayı da bırakıverdi ardında. Boşandı kısa süre sonra. Engellerini kaldırmak isterken evlendiği gencin, engellerine takılmıştı düşlerinin.
On sekiz yaşında, dul bir kadın olarak yeniden yaşama başlama planları yaptı, tekrar sınavlara hazırlanma kararı aldı. Ama evde hızla artan baba baskısı, kendisine konan yasaklar, çocukluğunda yaşattığı mutsuz günleri, bin kerelerle yeniden yaşatmaya başladı. Mutsuz, sevgisiz, yalnız, umutsuz, yarınsız kalmış ruh haliyle yine kaçtı bir gün baba evinden. Kaçmaya alışmıştı, kaçıyordu…Birkaç yıl ailesi haber alamadı ondan, her yere haber saldılar sonuç alamadılar. Her gün, kayıp ihbarlarına yanıt beklediler yetkililerden. Sanki bir evlat için, örnek bir anne baba olabilmişler gibi kendi hatalarını, o minicik kıza yamalayıp suçladılar, ağladılar, kendilerini savundular. Beklediler dönmesini, yapmacık sevgi oyunları oynadılar. Ama dönmedi Tuğçe, bir daha dönemedi.Bir gece, bir televizyon haberinde, kolundaki şırıngalı ölü resmini ailesine gönderdi. Aşırı dozdan, bir bar tuvaletinde sevgiyi, mutluluğu aradığı son duyguyu simgeledi. Sorumsuz anne ve babalara son dersini verdi gitti.“ERKEN AÇAN GÜL, TEZ SOLAR” sözü ile onun öyküsü bitti.
Aytül Kahraman
