77-ONLAR ŞANSLIYDI
Yatılı okul yatakhanesinde, arkadaşlarının yatmaya hazırlandığı bir saatte alt katta ki yemekhane penceresinden atlayarak, karıştılar karanlıklar içindeki okul bahçesine ve geceye. Disiplin ve dersler boğuyordu, Nuray ve Ülküyü. Ders notları da hiç iyi değildi zaten.Okuma istekleri, her şeyi bir solukta yaşama isteklerinin arkasında kalıyor, hovarda yüreklerine söz geçiremiyorlardı.“Okuyup da ne olacak?” diye sorgulayan iki kafadar, o gece hızlı adımlarla yıllardır kaldıkları, yatılı okulu arkalarında bırakarak, okulu çevreleyen duvarı bir solukta aşıverdiler.İkisi de büyük bir heyecan, sevinç yaşıyor, ara ara kendilerini yoklayan korkuyu atıyorlardı yüreklerinden. Ama yokluklarının erken fark edilmesi ve yakalanıp hayallerinin suya düşmesinin ürkekliği ile gecede yalpalayarak hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Yaşıtları, sıcacık oda ve yataklarında uyurken onlar kurtuluş sandıkları bir yolla çıkıverdiler caddeye.
Nuray, babasını küçük yaşta traktör kazasında kaybetmiş, fakir, zavallı bir ananın isteği ve ilkokul öğretmeninin teşviki ile girdiği devlet parasız yatılı sınavını kazanarak bu koca şehrin yatılı okuluna gelmişti. Ülkü ise, erken yaşta ölen anasının yerine, daha genç bir kadınla evlenen babası tarafından kaydettirilmişti yatılı okula. Belliki üvey anası istememişti onu. İkisi de, yaşıtlarına göre daha yapılı, gösterişli ve daha erken uyanmış kızlardı. Sekizinci sınıftaydılar daha. Dersleri dışında, her şeye kafaları eriyor, çıktıkları hafta sonunu çarşı izinlerinde hemen erkek arkadaş edinip, onları okulun çevresinde dolandırıyorlardı. Dikkatlerini derslere veremiyorlardı. İsteseler yapabilecekleri, okusalar anlayacakları bilgileri akıllarına sokmamakta direniyorlardı. Öğretmenlerinin nasihatleri etkisizdi. Etüt saatlerinde, açtıkları her kitabın içinden yakışıklı oğlanlar onlara bakıyor, renk renk ışıkları yanıp sönen yerler onları çağırıyordu. İşte bu iki kafadar kız, kendilerini sürekli çağıran bir hayata gidiyorlardı o gece. Kimselerin kendilerini bulamayacağı, o eğlenceli hayata kavuşturacak kişilere ulaşmak için planladıkları yere vardıklar. Telefon kulübesine girerek erkek arkadaşının numarasını çevirdi Nuray. Bir kuaför dükkânında çırak olarak çalışan Şakir, aylardır peşindeydi onun. Başkalarıyla, kalpler çizili aşk mektupları yollar, akşam saatlerinde okul kapısından ayrılmazdı. “Seviyorum seni, pazar izinlerinde Ülküyü de getir arkadaşlarla gezelim, seni alacağım ” derdi hep. Saat 22.30 sıralarında aradı Şakir’i evinden Nuray. Çok heyecanlanıp, korkmuştu oğlan, bekleyin geliyorum demişti ama hiç de sevinmiş gibi değildi.
Şaşırdı buna iki kız.Beklediler hayal kırıklığı ile.Yoldan gelip geçenlerin rahatsız edici, söz ve bakışlarından korkarak; hatta iki sarhoşun sataşmalarından, ahlaksız tekliflerinden, kendilerine dokunan ellerinden, bir apartman girişine dalıp kapıyı kapatarak, kurtuldular. Delice bir korkuyu yaşadılar. Ürkmüş, pişman olmuş, ancak ceza korkusu ile geri dönmeyi birbirlerine teklif dahi edememişlerdi. Aralık ayının gece ayazı üşütmeye de başlamıştı iyiden. Bir titreme almıştı ve onları çağıran yüzler, ışıklar çirkinleşmişti aniden. Yaşamak için kaçmışlardı da, nasıl yaşayacaklarını hesaba katmamış, sokakların sandıkları gibi özgür olmadığını anlamışlardı.
Çok uzun gelen bekleme sonrası, bir polis arabasından iniverdi, jöleli saçlı Şakir. Yanında iki polis, belletici bir öğretmen ve onlardan sorumlu, bayan idareciyle. Yatakhanede yoklukları onların sandığından da erken fark edilmiş, nöbetçi öğretmenleri, idarecileri ve güvenlik görevlileri kısa bir soruşturma sonrası Şakir’in adresini buluvermişlerdi. Arkadaşları ispiyon etmişti herhalde onları. Aşık Şakir korkak bir kedi, küçücük bir çocuk gibi sinip ufacık olmuştu onların yanında. Aşk sözleri söyleyen, seni korurum diyen oğlan gitmiş ve montunun içinde kaybolmuştu. “Ben bir şey yapmadım, bu kızları tanımıyorum “ deyip ağlıyordu. İç geçirdi Nuray. “Bu oğlan mı yaşatacaktı hayallerini? Onun kendine faydası yoktu be”. Utanç, pişmanlık içinde ellerinden tutan, sarılan öğretmenlerinin göğsüne yaslayıp başlarını, kaçtıkları okullarına geri döndüler, arkadaşlarının ayıplayan bakışları altında.Gecelerin, pencere arkasından göründüğü gibi güzel olmadığını; jöleli Şakir’lerin de filmlerdeki kahramanlara bezemediğini anlamışlardı o gece. Işıklarda sandıkları gibi, hiç aydınlatmıyordu yarınları.Bu deneyim sonrası, tüm hayal kırıklıklarını utançlarını kendilerine kucak açan, güven veren öğretmenlerinin desteği ile unutarak, şaşırtan bir gayretle ders çalışmaya başladılar.Anlatmakla anlamamış, yaşamakla öğrenmişlerdi. Okuldan atılmayı, memleketlerine dönmeyi beklerken, aksine öğretmenlerinin yardımlarını görmüş, hatalarını anlamışlardı Nuray ve Ülkü.
Yıllar sonra, biri avukat, biri eczacı olarak katıldılar hayatın içine. Bir gece yapacakları, çocukça hata uğruna kayıp gidecekken hayattan, şans yüzlerine gülmüş geç kalmadan kurtarılmış ve hayata sarılıp galip gelmişlerdi. O günlerde hep yanlarında olan, öğretmenlerini de hiç unutmadılar. Böyle bir hatadan, kurtulma şansı olan iki genç kız olarak, şanslı olmayan binlerce kıza yandılar ve aldıkları hayat dersini başkalarına sunarak yaşadılar.
Aytül Kahraman
