8-KAN ÇİÇEKLERİ

KAN ÇİÇEKLERİ

Ender, çalan saatle, yerinden fırladı zorlukla. Hiç yatağından kalkmak istemiyor, uyumayı her zamankinden daha çok arzuluyordu. Üzerinde bir ağırlık vardı sanki.

Söylene söylene kalktı yerinden. Ne giyinmek, ne de bir şeyler yemek geliyordu içinden. Sabahın daha ilk saatlerinde, kendini böyle yorgun hissederse tüm gün nasıl bitecek diye düşündü. Daha evden çıkışına,  yarım saate yakın bir zaman vardı. Saat yedide, servis aracı geçecekti  alt sokaktan. Banyoya geçti, tıraş olmaya başladı. Ne çabuk ve ne çok uzuyordu sakallar bir gecede de olsa. Karısı Filiz de kalkmış kocasının üniformasını hazırlamış ve kahvaltı masasını donatmaya başlamıştı. Sıcacık bir çay ne güzel olacak, belki de uykusunu açıp dinçlik kazandıracaktı Endere… Aynada, kendine baktı dikkatlice. Yüzündeki çizgiler, saçındaki kırlar çoğalmıştı son yıllarda birden bire. Oysaki, daha otuz beşine bile gelmemişti. Hayıflanarak, “Günün tadını böyle şeylerle bozma” diye geçirdi kafasından. Soğuk bir gün olacaktı yine. Soba tutuşuncaya dek evin salon dışındaki odaları, tüm miskinleri bile ayıltacak kadar soğuk oluyordu.

Yatak odasına geçti. Giysilerine el atıp çabukça giyinip, beylik tabancasını sıkıca taktı beline. Pencereye yanaştı. Gün her zamanki sabahlardan çok daha aydınlık göründü yüzüne. Lapa lapa yağan kar, oldukça kalın bir tabaka olarak tutmuştu. Seviyordu böylesi havaları. Yağan kar ona memleketini, köyünü, arkadaşlarını ve lastik ayakkabıları ile oynadığı kaydırma, kızakçılık oyunlarını hatırlıyor, o günlerdeki gibi çocuksu bir sevinç duymasını sağlıyordu.

Bir yıl önce, bu koca şehre tayin olmuştu. Sevememişti İstanbul’u. İklimi sert, yüreği mert insanların diyarı olan memleketini özlüyordu hep. Sorunlar hiç bitmiyor, her gün yüzlerce insanın dertleri ile ilgileniyorlardı. Oysa, geldiği ilçe, doğunun mahrumiyet yeriydi ama, daha rahat geçinip çalışıyordu orada. Sekiz yıl önce evlendiği, sürme gözlü karısının seslenişi ile geldi kendine. Gülümsemeye çalışarak gitti yanına. Alnına, sıcak bir buse kondurdu sarılarak. Zeytin, peynir ve akşamdan kalan soğuk sigara böreklerinden oluşan, kahvaltı masasına baktı. İçi burkuldu. Kendi için değil, güzel günler vaat ederek anasının kucağından koparıp aldığı sevdiği için, altı yaşındaki boncuk burunlu oğlu Güven  ve iki yaşındaki kıvırcık kızı Esen için. Dilediklerine ulaşamadığına kahroldu yine.

Sıcacık, kocaman bir evde koşup oynamalarını, gönüllerince donatılmış masalarda yiyip içmelerini istedi. İlk kez daha çok okuyup, daha büyük adam olamamanın acısını duydu. Boğazına bir şeyler düğümlendi, canının çektiği sıcacık çayı bile ağız tadı ile içemedi. Yemediğini, isteksiz ve suskun oturuşunu gören Filiz’in “Neyin var?” sorusunu, yarı duydu, yarı duymadı.

 “İçim bu gün hiçbir şey almıyor, öğlene doğru bir şeyler atıştırırım” dedi… Çayının yanına bir sigara yakıp, sevdiceğini üzmemek için neşeli olmaya gayret etti…Yaklaşan zamanı fark edip yerinden kalktı,  salonda sobanın akşamdan kalan sıcağında yere serilmiş yatakta uyuyan yavrularının başına gitti. İkisi de huzurlu bir uykuyu devam ettiriyorlardı. Ne çok seviyordu onları. Sabahtan akşama kadar, nöbet gününde ise  daha uzun saatler onları özlüyordu. Başlarına, eğilip özlemle öptü onları. Baktı baktı… Akşam oğluna hafta sonu kardan adam yapma sözü verdiğini hatırladı. İçi burkuldu. İşe gitmeyeceği o hafta sonu tatilinin hemen gelmesini istedi hüzünle.

             Karısının verdiği parkasını giyip, şapkasını da alarak çok uzun bir yola gidermiş gibi sarılıp kucakladı onu. Kendini sokağa attı. Birkaç adım sonra eve para bırakmadığını hatırlayıp, hızlıca geri döndü. Son kırk  lirasının yarısını, acele adımlarla karısına bıraktı ve servisi kaçırmamak için koşmaya başladı. Her taraf bembeyazdı, karlar ayakkabılarının altında gıcırdıyordu. Ama keskinde bir ayaz vardı.  Keşke o gün tatil olsaydı, çocuklara kardan adam yapıp, oynatsaydı.

Parkasına daha bir sıkıca sarılıp adımlarını hızlandırdı. Köşe başında bekleyen iki arkadaşını görünce, aracın daha gelmediğini anlayıp sevindi. İyice yaklaştı onlara, şapkasına giden eliyle selamladı ikisini de. Ayakları, bu kısacık yolda üşümüştü. Akşama dek donacaktı iyiden. Her kar yağışında olduğu gibi servis yine gecikti diye düşündüğü an, önünden hızlı geçen arabayı ve onlara doğru uzanan kara bir şeyi fark etti. Bir gürültü, belki de bir patlamayla bedeninin sol yanında bir acı hissetti. Ayaklarının üzerinde kalmayı denedi, beceremedi karlar üzerine serildi, beyazlıklar üzerinde kandan çiçekler çizdi, şapkası yuvarlanıp birkaç adım öteye gitti.

 Bir Polis daha İstanbul’ da şehit olup, ölümsüzleşti… Güven de, daha altı yaşında babasının ölümü ile yüzleşti…

Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir