83-SAHİBİNİ ARAYAN YÜREK

SAHİBİNİ ARAYAN YÜREK

Sonrasını düşünmesiz, çaresiz bir elin yerinden çıkarıp denize attığından beri onu saatler mi,  günler mi yoksa daha uzun zamanlar mı geçmişti? Anlayamıyor. Acılarını, bilinmez yapayalnız ve karanlık bu yerden nasıl kurtulacağını düşünemiyordu. Bir o vardı, orada sahipsiz ve bedensiz. Yerden kalkmak için çabaladı YÜREK. Geçirdiği sarsıntı, yaralanan bir yerleri, hiç de kolayca yerine getirtmedi bu gayretini. Bir kez daha denedi ve sızılar içinde dikilmeyi becerdi. Yürümeli bu sarp, ırak sessizlikten, sudan çıkmalı sahibini yani Ebruyu bulmalıydı… Tüm gücünü bu isteği gerçekleştirmeye kullandı. Çok yavaş bir tempoda;  kimi zaman inleyerek, kimi zaman haykırarak ilerledi…

Her adımı onu dünlere götürdü. Taptaze diriliğinde umutlarla, mutlu hayallerle, pırıl pırıl düşlerle dolu olduğu günlere gitti. İnsanları,  iyilik için yaratılmış, kötülük bilmeyen canlılar olarak kabul ettiği, sevgiyi; kendine can verenlerin sunduğu, sunabildiği kadarıyla kendince dopdolu yaşadığı yıllara. Vermeyi, paylaşmayı, hoşgörüyü, nezaketi, zarafeti yaşadığı zamanları özledi. Hani güneş gibi, hani ateş gibi sıcacık olabildiği, herkese düşünmesiz gel dediği, kırıcı bir sözü duymadığı duyurmadığı, küçük verilerle koca sevinçleri yaşadığı, aşkı, sevdayı, sadakati, bonkörlüğü sarmaladığı; annesi, babası, kardeşiyle yaşadığı mutlu yılları delice istedi. Ne kadar uzaktaydı oralardan. İçinde, tüm bunlara son veren, kendini kendi gibi olmaktan alıkoyan ve renklerini kara ile çarpıştıran, kırık düşlere, isimsiz kinlere, aşılmaz küskünlüklere, yenilmez isyanlara kaptıran bir kimlik belirmişti. Sevgiyi, seveni yaralatan, değişmez bir gerçeğe dönüşen bu yeniliği isimlendiremiyordu.

Onu, Ebru tanıyamıyordu ki başkalarının tanıyıp anlamalarını bekleyebilsin. O, kendine dayanamıyordu ki, diğerleri dayanabilsin. Yoğun ilgiden, ısıtan sevgilerden bir bir mahrum kalmaya ve hiç bilmediği yalnızlıkları tanımaya başladığında. Sevilen değil, lanet edilen olduğunu anladığında, birçok değer için çok geride kaldığını kavramıştı.  Ama hiçbir şeyi silip,  değiştirememişti. Ve bir gün, beklemesiz bir anda sahibi tarafından sökülüp atılmıştı yerinden.Yıllarca tanıdığı, bildiği ve alıştığı bir bedende değildi artık. Bilseydi, bilebilseydi bu sonu, olur muydu böylesi.Yürüdü. Dünün, o günün duyguları içinde yıkılmış, yorgun ve bitik. Hiçbir deniz canlısı hissetmedi, dönüp bakmadı ona.

Saçlarını düşledi, rüzgârlarla savrulan özgürlüğüne düşkün saçlarını. Sonra gözleri geldi düşüncelerine. Kömür karası, bakmayı, görmeyi ve konuşmayı bilen gözleri. İnce kaslı bedeni, uzun parmakları aldı sırayı. Yakışıklıydı kendince. Kusursuzdu, yaratanın verdiğince.

Şimdi ise, ne olduğu anlaşılamayacak ve kimliğini açıklamaktan uzak bir yapının sahibiydi.  Canlı dese canlı değildi. Canlı değildi duyumsuyor, düşünüyor ve acı çekiyordu. Kılıfsız ve isimsizdi… O bir bedene can ve ruh katandı. Güldüren, ağlatan, mutlu eden, hüzünlendiren insanca yaşamayı sürdüren yegâne varlıktı.Şimdi ise;  ondan bıkıp, onu terk eden Ebruyu ve onun, bedenini arayan mutlu dünleri özleyen atılmış bir YÜREKTİ.

 Aytül Kahraman

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir