Ana baba kucağından ayrılıp,öğretmenliğe başladığım ilk yıllar yemek yiyemez olmuştum.Akşam yemek soframızda ailecek toplanıp,annemin güzel yemekleriyle yüzleştiğimde, hele köfteyle göz göze geldiğimde okuldaki öğrencilerim yiyemiyor diye tıkanıp kalıyordum.
Mesleğimin tüm acemi yıllarını şehrin yeni kurulan veya gece konan bölgelerinde geçirdiğimden gamsız, pervasız bir beslenme şeklim hiç olamadı.Ailemin tüm ikna çabalarına,anlatılarına rağmen öğrencilerim için lüks gelen yiyeceklerden yiyemedim.
Bizim soframızda memur ailesinin alabileceği nimetlerle donanmış olsa bile kimi çocuklarım için onlar da ulaşılmazdı.Üzülürdüm çok üzülürdüm onlar için.
Sonra yıllar aktı,okul kantinlerinde adıma hesaplar açtırdım,okula aç gelen öğrencilerimin bir şeyler yiyip yazdırmasını sağlamaya çalıştım.Anneleri yan gelip yattıkları için değil,sabah saatinde evde yiyecek bir şey bulamadıkları için aç gelenleri biliyordum çünkü.Sapsarı bir benizle derslerde oturmalarına dayanamıyordum.Duygusal yanım hiç rahat vermedi bu konuda bana.
Bunları sizden aferin almak için yazmıyorum bilesiniz. Eskişehirde 6 yaşında bir çocuğun gıdasızlıktan öldüğünü,Harranda bir üniversite öğrencisinin açlıktan bayıldığını ve bir porsiyon yemeği üç öğrencinin bölüşüp karınlarını doyurduğunu duyduğumda eski derdim debreşti,ondan yazdım.
Umurunuzda mı bilmiyorum…